RÜYALARIN YOLU – 1

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, bir zamanlar herkesçe muteber zatların itibarını yitirmeye başladığı bir zamanda, oldukça büyük bir zata rüyasında “Zafenapenh geldi” dediler. Rüyasından sıçrayarak uyandığında hanımının çığlıklarını duydu. Gecenin tam ortasında bir erkek çocuğunun müjdesini verdiler.

Zafenapenh hoş gelmişti ama hoş bulmamıştı. Çünkü iyi insanlar için işler hiç de iyiye gitmiyordu. Ahlaksız olanlar güç sahibi olmaya başlamış, güce özenen iyi insanlar da ahlaksızlığa meyletmeye başlamıştı. İtibar artık paranın yanına geçmişti. İlim saygısını yitiriyordu.

Babası, henüz bu zaman yeni başlamış olsa da itibarını kaybetmeye başladığını seziyordu. Yeni zamanda kendini oyalayacak bir şeyler mutlaka bulacaktı ama o da eskiyi bırakmak istemiyordu. Eski ve yeni arasında gidip geliyordu. Maddi açıdan da işler kötü gidiyor, bu da onu sinirli biri haline getiriyordu. Annesi ise haklı olduğunu düşünüyor ise asla susmazdı. Bu yüzden sürekli kavgalar oluyordu evde.

Zafenapenh kendini bir kaosun içinde bulmuştu yani. Etrafındaki olan bitene anlam veremiyordu ve korkuyordu. Bu dünya onun için çok zor bir yer olacaktı.

Zafenapenh büyümeye başlamıştı ve gün geçtikçe de huysuz bir bebek olmuştu. Sürekli hasta oluyordu ve bu onu hem daha korkak hem de daha mutsuz yapıyordu. Hayat her haliyle daha kötüye gidiyordu ve bu zor dünyada büyümeye devam ediyordu.

Zafenapenh çok zeki bir çocuktu. “Bu çocuktur nasılsa anlamaz” denilip de yanında konuştukları ne varsa hepsini anlıyordu. Hem çok merhametliydi, çok da büyük bir kalbi vardı. Herkesi severdi, kimse hakkında kötü düşünmez, kimsenin kötülüğünü istemezdi. Bu dünya onun için gerçekten çok zor bir yerdi.

Zafenapenh 12 yaşına geldiğinde, babası ondan kendisi gibi olmasını istedi. Çünkü o da kendi babası, dedesi, büyük ve büyük dedesi gibiydi. Zafenapenh de kendisi gibi olmalıydı öyle ki oğluyla gurur duyabilsin. Zafenapenh’in hayır deme şansı yoktu. Lakin o kadar istemiyordu ki babası gibi olmayı, çok iyi yapabileceği halde vazifelerini sürekli boş veriyordu. Oysa babasından o kadar çok şey öğreniyordu ki küçük yaşına rağmen akranlarının çok çok ilerisindeydi. Çok meraklıydı ve yeni şeyler öğrenmek onda neredeyse bir tutku olmuştu. Fakat babasının baskısı onun bu öğrenme aşkını nefrete dönüştürüyordu. O da hiçbir sorumluluğunu zamanında yerine getirmiyordu. Sonunda babası ümidini kesti ve Zafenapenh’i yatılı bir okula bıraktı bir gece yarısı ve gitti.

Zafenapenh artık tamamen yalnız kalmıştı. O günden sonra Zafenapenh için zamanın önemi kalmamıştı. Kendini dünyanın dönüşüne bıraktı. Başka çaresi de yok gibiydi. Daha 12 yaşındaydı. İyi ve kötüyü ayırt edebilmeyi öğrenmişti babasından. Bu sayede yaşayabiliyordu. Ama bu dünyanın insanlarına karşı koyabilecek gücü de cesareti de bulamıyordu kendinde.

Zaman çok çabuk geçti. Yaşının üstüne yaşını kattı ve Zafenapenh büyüdü. Gencecik bir delikanlı olmuştu. Taşı sıksa suyu çıkar hani öyle. Lakin korkuları kalbinde olduğu gibi durmaktaydı. Buna rağmen yürümeye devam etmeliydi. Artık başka şehirlere gitmek zamanı da gelmişti ve mecburen gitti. Bahtına ise lanetli bir şehir düşmüştü.

Bu şehir üç bin yıl önce Allah’ın elçilerini kovdukları var bir Allah dostunu katlettikleri için helak olmuş. Öyle ki bu helak sonrasında elli sene hayat durmuş hatta derler ki ot bile bitmemiş, kuş bile uçmamış. Ondan bin sene sonra Aziz Petrus bu şehri kutsamış ve mabedini oraya kurmuş. Yine de o topraktan olanların kalbinde kibir hep durmuş, olduğu gibi.

Zafenapenh artık daha da zor durumdaymış. Kendine kalacak bir yer ararken bir arkadaşı onu Hadimuhak isminde bir başka arkadaşına göndermiş.

Zafenapenh artık Hadimuhak ile birlikte aynı evde yaşamaya başlamış. Hadimuhak büyük bir bilgenin talebesiymiş. Zafenapenh’e kendi efendisinin talebesi olmayı teklif etmiş. Zafenapenh bunu hiç istemese de kalacak yeri olmadığı için kabul etmiş.

Bu bilgenin ismi Mirkelam imiş. Mirkelam sadece bir bilge değilmiş. O yeryüzündeki en büyük sırçözenmiş. Efsaneye göre bir zaman bir çocuğun kalbine rüyasında ilim koyulmuş. Sonra bu çocuk o günün sabahı evini terk etmiş ve yıllar boyunca Mirkelam’ı aramış. Bu uğraş onu bir zamankıran yapmış. İnsanlar zamankıran’a bu uğraşı yüzünden düşman olmuş. Onu öldürmeye çalışmışlar, hapse atmışlar, esir düşmüş, hatta tımarhaneye bile atılmış. Ama o hiç yılmamış. Sonunda kuş uçmaz kervan geçmez ve büyük sınırları olan bir yere sürmüşler. O sürüldüğü yerde kimse ile görüşmesine izin verilmiyormuş lakin sınırlar içerisinde dolaşmasına izin veriliyormuş. Meğer orada bir cennet bahçesi varmış. Zamankıran yine bir gün gezinirken bu bahçeye denk gelmiş. Bahçenin içerisinde kainatın bütün sırlarını saklayan sandukayı bulmuş. İçini açmış ve bakmış lakin bu sırları kaldıramamış ve oracıkta bayılmış. Uyandığında Mirkelam’ı siyah bir kundak içerisinde sandığın dibinde yatarken bulmuş. Onu almış ve gizlice büyütmüş. Mirkelam’ı farkedenlerden kalbinde kibir olmayanlar ona hayran oluyor fakat kibirli olanlar ondan nefret ediyormuş. Kibirli insanlar onlara yine zulmetmeye başlamış. Zamankıran, Mirkelam 23 yaşına gelene kadar onu büyütmüş, korumuş kollamış ve onu en yakın arkadaşlarına emanet ettikten sonra ölmüş. Denilene göre bu kişi dünyaya gelen son zamankıranmış ve bir daha hiç zamankıran çıkmamış o günden beri. Zamankıran ölmüş lakin kibirli insanlar Mirkelam’ı yok etmek için daha fazla saldırmaya başlamışlar. Çünkü ondan korkuyorlarmış. Onun yanına gittiklerinde onu duymamak için kulaklarını kapatırlarmış. Çünkü Mirkelam aynı anda orada bulunan herkesle konuşabilirmiş. Kulağını kapatsan da duyarmışsın onu. Sözleri o kadar etkiliymiş ki aklı olanın ona tabi olmaktan başka çaresi kalmıyormuş. Bu yüzden onu yakmaya karar vermişler ve bunu denemişler. Fakat ateş onu yakmamış. Bu yüzden onu karanlığa hapsetmişler. Sonra da unutmuşlar. Ama zamankıranın gerçek arkadaşları onu hep korumaya devam etmişler. Muteber olan herkesin itibarını kaybetmeye başladığı zamandan beri de artık aydınlığa çıkmasına kimse karışmamış. Çünkü zaman o kadar değişmiş ki yeni nesil onun sözlerini anlayamıyormuş.

Zafenapenh Mirkelam’ın ismini daha önce de duymuş. Hatta onun sözlerinden bahsedenler de olmuş. İçinde bir hayranlık uyanmasına rağmen hiçbir şey anlamadığı için pek önemsememiş. Şimdi onun talebesi olmak gereği ortaya çıkınca içten içe bir kibir uyanmış Zafenapenh’ın içinde. Yine de kendini tutmuş. Çünkü Zafenapenh babasından o kadar çok şey öğrenmiş ki kendini bilgeliğe yakın bir aday olarak görmekle birlikte çok bilgeden de üstün görüyormuş kendini. Bunu da hiç büyüklenmeden yaparmış.

Zafenapenh yeni evinde kaldığı ilk gece uyku tutmamış. Aslında bu ona sadece çocukken olurmuş. Başkasının evinde yerini yadırgar, uyuyamazmış. Evden ayrıldıktan sonra bu duygu giderek azalmış ve kaybolmuş. Yıllar sonra bu duyguyu hissetmek ona eski zamanları hatırlatmış ve içini bir hüzün kaplamış. Yatağında sessizce ağlarken uykuya dalmış. Rüyasında kendini büyük bir meydanda bir kalabalığın içerisinde görmüş. Kalabalığın önünde bir adam yüksekçe bir yerde duruyor ve eline aldığı taşları kalabalığa fırlatıyormuş. Kendisine taş isabet edenlerin vücutlarında yaralar oluşuyor ve kanıyormuş. İnsanlar bağrışıyor ama kimse kaçamıyormuş. Yerlerde biriken kanlar topuklarına kadar ulaşmış. Derken bir taş da Zafenapenh’in başına isabet etmiş ve başından kanlar yüzüne akmaya başlamış. Tam bu esnada taşları fırlatan adamla göz göze gelmiş. Zafenapenh rüyasından ter içinde uyanmış. Kalkıp yüzünü yıkamış. Dışarıdan gelen kuş seslerini duymuş ve güneşin doğmasına az bir zaman kaldığını anlamış.

Ertesi gün Zafenapenh iş aramaya çıkmış ve bir ayakkabı ustasının yanında iş bulmuş. Bu adam 60 yaşlarında ve çok bilgili biriymiş. 12 yaşında ve sağ kaşının üzerinde bir yara izi olan bir çırağı varmış. Ustası çırağına sürekli olarak bağırıp onu azarlarmış. Zafenapenh ustanın orada olmadığı bir zamanda çocuğa “neden bu adama sabrediyorsun, babana söyle seni başka bir yere çırak versin” demiş. Çocuk: “bunu sana anlatamam, zaten anlatsam da anlamazsın. Sen kendi işine bak.” demiş. Zafenapenh bu cevaba sinirlenip “sana müstehak o zaman” demiş. Çocuk da ona “sen burada kalıcı değilsin, nefesimi boşa harcayamam” demiş. O esnada usta gelmiş ve “ben sana boş boğazlık etme demiyor muyum?” diye bağırmış. Sonra da Zafenapenh’e bir kaç şey verip tarif ettiği yere götürmesini söylemiş. Zafenapenh dükkandan çıkıp biraz uzaklaşınca dönüp dükkana uzaktan bakmış. Ne dediklerini duyamıyormuş ama usta ile çırak bir şeyler konuşuyormuş. O zaman kendini biraz dışlanmış hissetmiş ve bu yabancı yere kolay alışamayacağını anlamış.

Derken Hadimuhak ile birlikte Mirkelam’ın yanına gitme günü gelmiş. Mirkelam’ın evine girdiklerinde Zafenapenh beklediği gibi bulmamış bu evi. Bu kadar talebesi olan birinin böylesine sıradan bir yerde olması şaşılacak şeymiş. Sonra onu beklemeye başlamışlar. Zafenapenh yine şaşırmış. Talebelerin başları önde Mirkelam’ı bekleyeceğini düşünmekteymiş çünkü. Ama herkes çok rahat bir şekilde ikili üçlü rastgele gruplar halinde birbirleriyle sohbet etmekteymiş. Kimisi bir kenarda oturmuş elindeki kitapla meşgulken kimi bir şeyler yazmaktaymış. Çocuğundan gencine yaşlısına her yaştan insan varmış burda. Zafenapenh ile ise kimse ilgilenmiyormuş. Ne varlığını yadırgamışlar ne de onu rahatsız etmişler. Daha önce de benzer yerlerde bulunmuş Zafenapenh. Öyle yerlerde yeni gelenle o yerin ileri geleni tanışır, sorular sorar, hiç de samimi olmayan bir konuşma ile sohbet etmeye çalışırmış. Burada ise her şeyin normal ve olduğu gibi duruşu çok hoşuna gitmiş ve kendini ilk defa hiç tanımadığı bir ortamda çok rahat ve güvende hissetmiş. Çünkü kendini yalnız değil, arkadaşlarıyla vakit geçiriyor gibi görmüş.

Derken Mirkelam gelmiş. Yine beklediği gibi bir aşırı hürmet göstermemiş kimse. Sanki gelen kişi kendi içlerinden bir arkadaşları gibiymiş. Mirkelam bir rahlenin başına orurmuş ve herkes elindeki işi bırakıp onu dinleyebilmek için bir yere oturmuş. Yerine oturunca Zafenapenh bu adamın rüyasında insanlara taş atan adam olduğunu fark etmiş.

Mirkelam odadakileri süzmüş ve Zafenapenh ile göz göze gelince durmuş. Hadimuhak: “bu benim arkadaşım Zafenapenh.” demiş. Mirkelam Zafenapenh’e bakarak: “neden şimdiye kadar getirmedin arkadaşını” diye sormuş. Zafenapenh: “ben bu şehre yeni taşındım, Hadimuhak benim bir arkadaşımın arkadaşı, onun evinde kalıyorum” demiş. Mirkelam: “hoş geldin kardeşim, bir eve yeni taşınıldığında ilk gece görülen rüya sadık rüyadır, ne gördüysen düşünde bil, hayırdır. İlmin yükü ağırdır, korkma” demiş.

Mirkelam tekrar odadakileri süzdükten sonra söze başlamış.

– Hatırlamak ile zaman arasında nasıl bir bağ vardır? Düşünün bunu. Şimdi dediğimiz şey, yani şu an yani her an, zamanın en gizli olduğu yerdir. Öyleyse zamanın ne olduğunu nereden biliriz? Şimdi dediğimiz şeydeki büyüyü görün. Haydi bir şeyleri hatırlayın, mesela en mutlu olduğunuz günü. … Hatırladınız mı? O zaman bir de gördüğünüz son rüyayı hatırlayın. … Evet. Haydi bir de olmak istediğiniz yeri en olmasını istediğiniz haliyle hayal edin. … Şimdi bana bakın! Bakın ve şimdiyi, şimdideki, andaki büyüyü görün. Çünkü hatırlamaya ya da hayal etmeye başlayınca o büyü birden kaybolur. İster bir rüyayı hatırla ister en acı gününü, arasında fark yoktur. Sadece bir hatıradan ibarettir. Hangisinin gerçek hangisinin rüya hangisinin hayal olduğunun bir ispatı yoktur. Çünkü hepsi artık ölüdür. Şimdi ise var olmaktır. Şimdiye şahit olmak bir tecelliye şahit olmaktır, hayatın tecellisine. Zaman ise ölüm ve hayat arasında bir köprüdür. Ancak ölüme ilk adımı atınca köprünün üzerine çıkarsınız. Eğer şimdideyseniz ayağınız yere basar. Bu var olmaktır. Şuuru açık olmayan, dikkatini şimdiye vermeyen hayatta olamaz. Hayat zamanın olmadığı yerdir lakin ölümün de kıyısıdır. Bunlar sadece zihinde olan şeyler gibi mi görünüyor? Peki zihin ile bedeni birbirinden ayırt etmek mümkün mü? Bedeni olmayanın zihni olur mu? Ya zihni olmayanın bedeni ne işe yarar. Size bedeni de zihni de olmayıp var olan bir şey söyleyeyim. O, zamandır ve varlığını sürdürebilmek için yalnızca insana ihtiyacı vardır. Zaman insanla beslenirse vardır. Zaman insanı kullanır. Şimdi tekrar soruyorum. Zihinle beden ayrı olabilir mi? Bir şey daha soruyorum. Şimdiden, yani anbean var olmaktan, az önce söylediğim gibi, ölümün kıyısında dururken, zaman köprüsü üzerine doğru değil de arkanızı zamana yani ölüme dönüp diğer tarafa yürümek mümkün müdür? Söyleyeyim mümkündür. O, nurdur. Nura yürüyen zamana galip gelir. Nur ise hayatın geldiği yerdendir. Peki nura nasıl yürünür? Bunu size şimdi söylemeyeceğim. Sizden bu günki emrim şudur: Zaman köprüsü üzerindeyken şuurunuzu açık tutunuz. Bu günki sözlerim bu kadar. Haydi şimdi herkes kendi işine gitsin.

Mirkelam ayağa kalkıp odadan dışarı çıkmadan önce Zafenapenh’ın gözlerinin içine bakmış bir kaç saniye boyunca bakmış sonra da çıkıp gitmiş.

Zafenapenh’in içinde heyecan ve korkuyla karışık duygular uyanmış. Duyduğu şeyler daha önce ne babasından öğrendiklerine ne kitaplardan okuduklarına ne de başka bilgelerden bahsedilirken anlatılanlara benziyormuş. Hem rüyasında gördüğü adamı karşısında görüp arkasından bu adamın rüyalardan bahsetmesi olacak gibi değilmiş. Zafenapenh kendini öyle yetersiz öyle aciz hissetmiş ki o an kendini onun talebesi olmaya mecbur hissetmiş. Bahsedilen şeyi tam olarak idrak edemese de yaşadığı dünyayı ve yaşamın ne olduğunu düşünmek içine bir ürperti vermiş. Bu dinledikleri aslında her zaman farkında olduğu bir şey olmasına rağmen bu durumun normal olmadığını hiç fark edemeyişine de çok şaşırmış. Mirkelam’ın bunu düşünebilmiş olması da çok garip gelmiş ona. Sonra Mirkelam’ın verdiği emri düşünmüş. Zaman köprsü üzerindeyken şuurun açık olmasının nasıl yapılacağını kavramaya çalışmış ama bu, zamanı kavramaya çalışmak kadar muğlak gelmiş.

Zafenapenh bir kaç günü bunları düşünmekle geçirmiş. Üçüncü gün yine ders günü gelmiş ve Mirkelam’ın evine gitmişler. Mirkelam gelmiş, yerine geçmiş ve konuşmaya başlamış:

– İnsandan başka kim yalan söyleme becerisine sahiptir. Hayır başkası yoktur. Şeytan bile yalan söyleyemez. O sadece insanın nefsini tahrik eder, kafasını karıştırır, mantığının zaafını kullanır, insanı kandıran ise insanın kendisidir. İnsan ise sadece kendine yalan söyler. Başkasına yalan söylerken bile yine kendini kandırmaktadır. Çünkü ona o yalanı söyleten yine nefsidir. Peki insanı nefsinden ayırmak mümkün müdür? Bunu size şimdi söylemeyeceğim. Beni dinleyin. İnsan kendine neden yalan söyler bilir misiniz? Çünkü vicdanı var. Vicdan yalan söylemez . Vicdan susmaz. Vicdan susmazsa insan huzur bulmaz. Vicdan iki türlü susar. Ya nefsini susturacaksın ya da vicdanını öldüreceksin. Vicdanı öldürmenin yolu ise işte o yalandır. Size bir misal vereyim. Kişi mal peşinde koşar, ilmi ve ahlağı terk eder. Vicdan konuşur. O kişi der: ben garibana yardım etmek için çalılırım. Yalan söyler, vicdan susar. Hile yapar vicdan konuşur. Yine der: yapmasam kazanamam, hem herkes yapar. Vicdan susar. Ve sair her kötü işinde bir yalan söyler. Yalanlar birikir. Yalanını itiraf etmek artık mümkün olmaz ve vicdan o noktada ölür. Bir misal daha vereyim. Kişi bir ders alır. Yapmak nefsine ağır gelir çünkü der: insanlar beni kınayacak. Bu iş bu zamanın işi değildir. Hem ne gerek var, bu olmadan da herkes yaşayıp gidiyor. Kendini kandırır, vicdanı öldürür. Yalan nefsini doğrulamaktır. Nefsini doğrulayan ise o kişi ya azgındır veya korkaktır. Yalan söylemeyi bırakmayan yükselemez, yalanı bırakmak insan olmanın ilk adımıdır. Sizden bu günki emrim şudur: yalanı görünüz.

Bu ikinci dersten sonra Zafenapenh’in içinde bir korku uyanmış. Anlamış ki bu işin sonu gelmeyecek. Bu emirler günden güne artacak. Babasının yanında geçirdiği günler gelmiş aklına ve bir huzursuzluk çökmüş içine. O zaman vicdanı konuşmuş. Tam kendine bir bahane ararken kendine yalan söylemek üzere olduğunu fark etmiş. Sonra eski zamanları düşünmeye başlamış. Düşünürken Mirkelam’ın ilk emri gelmiş aklına ve tekrar düşünmüş. İçindeki şeyin korku olduğunu anlamış ama bu korkunun üstesinden geleceği çareyi bulamamış. Aslında korkularının üstüne gitmesi gerektiğini biliyormuş hatta belki bir çaresini söyler diye Mirkelam ile konuşmayı da düşünmüş ama bunu da yapamazmış çünkü asıl korktuğu şey zaten korkularıyla yüzleşmekmiş.

Zafenapenh ertesi gün işe gitmiş. Usta onu deri getirmesi için çırakla beraber debbağa yollamış. Yolda giderlerken çırak Zafenapenh’e “ancak bir ders daha dayanabilirsin” demiş. Zafenapenh şaşırarak durmuş ve çırağa bakmış. Çırak: “sen arada kalmış korkağın tekisin” demiş. Zafenapenh ne diyeceğini bilemeden çırağa bakmaya devam ediyormuş. Çocuk devam etmiş: “bak, sen benim yaşımı bilemezsin. Ben bir nasihatçiyim. Bilmediğin işe karışma, yanlışı gördüysen de söyle. Bırak vukuat çıkarsa çıksın. Günahkar adinin tekisin, bir de insanları üzmek istemediğini söyleme bana. Bırak maraz çıksın. Bu dünyanın düzenini sırtına yükleyeceksen önce kendi yükünü sırtına almaya cesaret göster. Göster ki sana inanabileyim. Bırak insanlar bilmesin, sen biliyorsan kafi. Sana söylediğimi iyi dinle sana bit nasihat vereceğim. Hayatta kalmak için tutunduğun şey aslında seni öldürüyor. Yüzyıllarca ölmektense birkaç gün yaşa. Yarın son dersini al ve bu şehri terk et. Şimdi evine git” deyip yola devam etmiş. Zafenapenh çırağın arkasından bakıp kalmış. Sonra çocuğa yetişip kolundan tutup kendine çevirmiş ve tam konuşacakken çırak Zafenapenh’in yakasından tutup onu geriye doğru iteklemiş ve sonra hızlıca göğsüne vurup yere düşürmüş. “Bu sana verdiğim nasihatin ücretidir. Son dersini al ve bu şehri terk et.” demiş. Zafenapenh: “ne ücreti ne nasihatinden…” derken çırak lafını kesmiş. “Ben bir nasihatçiyim ve sana bir nasihat verdim. Sen de bunu duydun. İster beğen ister beğenme, bunu iade edemezsin. Ücretin de budur: son dersine git ve sonra bu şehri terk et. Beni kızdırma” dedikten sonra dönüp gitmiş.

Zafenapenh gayriihtiyari eve doğru yürümeye başlamış. Küçük bir çocuğun yaptıkları ve söyledikleri karşısında şehri terketmek zorunda olmak çok gurur kırıcı gelmiş. Bir çocuğu dinleyecek değilmiş ama orada da çalışmaya devam etmek istemiyormuş artık. Yalnız çocuğun söyledikleri aslında yıllarca kendine söyleyemediği şeylermiş. Mirkelam’ın söyledikleri gelmiş aklına. Düşünmek acı vermeye başlamış ve bir an önce eve gitmek istemiş. Sonra birden koşmaya başlamış. Eve kadar hiç durmadan koşmuş. Bu sayede hem düşüncelerinden uzaklaşmış hem de daralan göğsü genişlemiş.

Nefes nefese eve girdiğinde Hadimuhak evde kitap okumaktaymış. Zafenapenh önce su içmiş sonra da gidip yatmış ve hemen uykuya dalmış. Rüyasında kendini loş bir ışıkla aydınlanan ve içinde eski eşyalar bulunan bir odada otururken görmüş. Doğraması hayli eski ve camları tozdan arka tarafı gözükmez hale gelmiş pencereden içeri ışık giriyor odadaki toz zerrelerine çarpan ışık parıldıyormuş. Güneşin doğmakta mı yoksa batmakta mı olduğunu anlamadığını düşünmüş. Yerde, odadaki her şey gibi eski ve koyu kırmızı desenleri olan, büyük bir halı varmış. Karşısında büyük bir kitaplık bulunuyormuş ve içi eski ve kalın, koyu kırmızı ve koyu yeşil ciltli, bazılarının ciltlerinin arkaları aşınmış ve kopmuş, bir sürü kitap varmış. Bu kadar kitabı okumanın ne kadar zor ve uzun süren bir iş olacağını düşünmüş. Önünde duran masada o kitaplara benzeyen ve açık vaziyette bir kitap durmaktaymış. Kitabın sayfalarının boş olduğunu fark etmiş. Kitabın yanında, divit ucu bükük bir kalem varmış. İki mürekkep hokkasından birinin dibinde çok az bir mürekkep olduğunu diğerinin ise devrilip dökülmüş olduğunu görmüş. Bu dağınıklık içini karartmış. Bu odada bulunan her durumun halli kendi vazifesiymiş. Bütün kitapları okuması ve o kalın defteri yazarak doldurması gerektiğini hissetmiş. İçini bir ümitsizlik kaplamış. Derken büyük bir gürültü kopmuş ve ardından zelzele olmaya başlamış. Zafenapenh yere, masanın yanına düşmüş, kitaplık masanın üzerine devrilmiş. Divit eline batmış ve mürekkep eline bulaşmış. Sonra tavan çökmüş. Zafenapenh masanın dibinde küçük bir boşlukta kalmış. Işık kesilmiş. Kendini burada hapsolup kalacakmış gibi hissetmiş. Bu cenderede hareket edemiyormuş. Göğsü daralmaya başlamış. Bağırmaya çalışıyormuş ama sesi çıkmıyormuş. Bu hal ile uyanmış.

Uyandığında bunun bir rüya olduğunu fark edince çok rahatlamış. Kalkıp hava almak istemiş ve pencereyi açmış. Temiz havayı içine çekmiş. Havanın alacakaranlık olduğunu görmüş. Odasından çıktığında Hadimuhak’la karşılaşmış. Zafenapenh: “uyuyup kalmışım, akşam olmuş, keşke uyandırsaydın” demiş. Hadimuhak: “uyandırmaya çalıştım ama uyanmadın. Hem akşam değil sabah oluyor” demiş. Zafenapenh şaşkın şaşkın bakarken Hadimuhak salondaki masanın üzerinde duran ve beyaz bir mendile sarılı olan şeyi işaret ederek “dün sen gelmeden yarım saat önce bir çocuk geldi ve şunu sana bıraktı ve “söyle ona borcunu hemen ödesin yoksa zorla ödeyecek” dededi” demiş. Zafenapenh gidip mendili açtığında içinde oldukça fazla miktarda para olduğunu görmüş. “Nasıl bir çocuktu” diye sormuş. Hadimuhak: “kaşının üzerinde bir yara izi vardı” demiş. Zafenapenh bu gün şaşkınlıktan ölmezse bir daha ölmezmiş.

Hadimuhak o gün öğleden sonra ders olacağını söylemiş. Zafenapenh de orada olacağını söyleyerek dışarı çıkmış. Şehrin tenha sokaklarında yürümüş. Derin derin düşünmüş. Kim olduğunu, bu hayattaki vazifesinin ne olacağını, ne için yaşadığını düşünmüş. Gördüğü rüyaları düşünmüş, Mirkelam’ın ve çırağın dedikleini düşünmüş. Çırağın söylediği sözü tekrarlarken buluyormuş kendini ara sıra: “Hayatta kalmak için tutunduğun şey aslında seni öldürüyor. Yüzyıllarca ölmektense birkaç gün yaşa.” Söz aklına geldikçe de soruyormuş kendine; kim bu çocuk, nasıl böyle tesirli olabilir, nasıl bu kadar kendinden emin olabilir. Acaba bu da mı rüyaydı diye aklına geldikçe cebini yoklayıp mendil içindeki parayı buluyormuş her seferinde ve yine sorulara dalıyormuş. Hayatta kalmak için tutunduğum şey nedir, beni nasıl öldürüyor?

Sordukça kafası daha da karışıyor ve kendini daha da yetersiz hissediyormuş. Çırağın Mirkelam ile bir alakası oluabileceğini ve o günki derste aklındaki soruların cevap bulacağını ummuş. Eğer dersten de bu şehirden gitmesi gerektiği ile ilgili bir şeyler söylerse gitmeye aksi taktirde parayı çocuğa verip başka bir iş ve en kısa zamanda kalacak başka bir yer bulmaya karar vermiş.

Öğleden sonra Hadimuhak ile Mirkelam’ın evinde buluşmuşlar. İçeri girdiklerinde Hadimuhak oradaki başka arkadaşları ile hasbihal ederken Zafenapenh de bir kenara oturup beklemeye başlamış. Mirkelam gelmiş ve yerine geçmiş. Herkes oturup dinlemeye başlamış. Mirkelam selam verdikten sonra derse başlamış.

– Sizin için iyi ve kötü yoktur. Olursa da neyin iyi neyin kötü olduğuna karar vermek sizin haddiniz değildir. Fiilde menfi (olumsuz) ve müspet (olumlu) vardır. Siz müspet hareket ediniz. Neticede ise hayır ve şer vardır. Neticeyi ise ne düşünmek ne de üzerinde karar vermek sizin haddiniz değildir. Başınıza ne geldiyse bu bir imtihandır. İmtihanın neticesi ise bu dünyada değildir. Bundandır ki neticeyi aramayınız. Sizin için sadece fiil ve sa’y vardır. O sa’y ise elbette bir karşılığı vardır lakin bu asla bir netice değildir. Sa’yinin karşılığında netice bekleyen sa’yini zayi eder. Netice bekleyenin arzusu ya şöhret veya mal ise bu kişi azgındır. Arzusu sükunet ve huzur olan ise korkaktır. Azgın ve korkak ise yalancıdır ve bizim dergahımızda işi yoktur. Peki bir sa’yin, bir fiilin neticesini beklememek nasıl yapılır? Bunu size şimdi söylemeyeceğim. Sizden bu günki emrim şudur: fiilinize endişeyi karıştırmayınız. Haydi şimdi herkes kendi işiyle meşgul olsun.

Dersten sonra eve gitmişler. Zafenapenh odasına çekilmiş. Yatağına geçip düşünmeye başlamış. Derste çırakla alakalı, onunla yaşadıklarına işaret eden tek bir şey bile söylenmemiş. Ertesi gün gidip parayı geri verdikten sonra başka bir iş arayacakmış. Güneş yeni batmaktaymış. Zafenapenh uyumaya çalışmış ama uyku tutmamış. Yine tenha sokaklarda dolaşmak için dışarı çıkmış. İnsanlar yavaş yavaş evlerine çekilmekteymiş. Yürürken vaktin nasıl geçtiğini anlamamış. Yeni geldiği bu şehrin yollarında kaybolmuş. Hava karardığı için tanımakta daha da güçlük çekiyormuş yolları. Yolu bulmaya çalıştıkça daha da kaybolmuş. Derken yorulmuş ve eski yıkık bir duvarın üzerine oturmuş. Biraz oturduktan sonra birinin geldiğini fark etmiş. Ayağa kalkıp gelen kişiye doğru yürümeye başlamış. Karşı karşıya geldiklerinde selam verip gelen kişiye yolunu nasıl bulacağını soracakmış. Karanlıkta gelenin kadın mı erkek mi genç mi yaşlı mı olduğu seçilmiyormuş. Aralarında beş on adım kala Zafenapenh selam vermiş. Gelen kişi ise selamı almadan yürüyüşünü hızlandırmış ve sağ eliyle Zafenapenh’in boğazından yakalayıp sıkmaya başlamış. Zafenapenh kurtulmaya çalışmış ama bir kaç saniye sonra gözleri kararmış, dili uyuşmuş ve bayılmış.

Ağır bir baş ağrısı ile uyanmış Zafenapenh. Tepden ışık vuruyormuş ama her yer karanlıkmış. Hiç bir şeye anlam verememiş ilk önce, sonra yavaş yavaş olanları hatırlamaya başlamış. Kendine geldiğinde ise bir kuyunun içerisinde olduğunu anlamış. Bağırmış, yardım istemiş ama ne bir ses duymuş ne de bir gölge görmüş. Karnı da acıkmaya başlamış. Her tarafı ıslanmış. Kuyunun içerisi yani bulunduğu yer kuyunun ağzı gibi değil sanki geniş bir oda gibiymiş. Kuyunun boru şeklinde inen ağzı ise bir adam boyundan fazlaca yukarıdaymış. Sanki dev bir fırının içinde gibiymiş. Kuyudan çıkmak için uğraşmış ama bir türlü çıkamamış. Bu uğraş Zafenapenh’i yormuş.

Kuyudaki su ancak bir karış yüksekliğindeymiş. Kuyu içerisinde oturabilecek kuru bir yer aramak gelmiş aklına ama karanlıktan hiç bir şey görünmüyormuş. Ayaklarını sürüyerek yürümeye başlamış. Ellerini de öne doğru uzatarak bir yere çarpmamaya çalışıyormuş. Derken ayağına bir şey takılmış. Eğilip ayağına takılan şeyi yoklayınca bunun bir sicim olduğunu anlamış. Sicimi tutup çekmiş ama sicim hareket etmemiş. Muhtemelen ucu bir yere takılı diye düşünmüş. Daha önce su çekmek için kullanılan sonra da kuyuya düşmüş bir sicim olmalıymış. Ucunu bulup çıkmak için kullanabilirim diye düşünüp sicimi takip etmeye başlamış. Bir kaç dakika böylece yürmüş ama sicimin ucu bir türlü gelmiyormuş. İçerisi iyice karanlıklaşmış. Hiçbir şey görünmüyormuş artık. Bir kaç dakika daha yürümüş. Derken ayağı takılmış. Neredeyse düşecekmiş. Eliyle yokladığında ayağına takılan şeyin düzgün ve sert bir şey olduğunu fark etmiş. Üzerinden atlamak için ayağını atınca ayağı yine bir şeye çarpmış ve bunun taş bir merdiven olduğunu anlamış. Merdivene çıkmaya başlamış, sicimi de hala takip ediyormuş. Merdivenin sonunda bir düzlüğe çıkmış. Bir kaç adım daha gidince sicimin sonu gelmiş. Sicim yere çakılı bir halkaya bağlıymış.

Zafenapenh olduğu yere oturmuş. Titremeye başlamış. Titremesi soğuktan mı korkudan mı bilemiyormuş. Attığı her adımda açık denize doğru yüzyormuş gibi ürperiyormuş ama sicim ona bir cesaret veriyormuş. Şimdi sicimin sonuna gelince bir ümitsizliğe düşmüş. Sicimi alıp geri dönebilirmiş ama çıkamazsa burayı geri bulamayacağından korkmuş. Burada bir yerde de bir çıkış olabilirmiş ama karanlıkta karşısına ne çıkacağını bilemezmiş. Kalkıp fazla uzaklaşmadan biraz aramaya karar vermiş ama ipi kaybetmek ihtimali varmış. İpi toplayıp ve ipi bırakmadan ve yavaş yavaş salarak aramak gelmiş aklına ama bir şey bulamazsa bu sefer de kuyunun girişini bulamayabilirmiş. Sonra bir kaç metre toplamış ipi ve el yordamıyla bir çıkış bulmaya çalışmış ama bir şey bulamamış. Biraz daha toplamış ipi sonra biraz daha toplamış. On – on beş metre çekmiş ipi ama bir şey bulamamış. Birden ip elinden düşmüş ve merdivenlerden aşağı doğru kaydığını duymuş. Yere çökmüş ve elleriyle yoklayarak sesin geldiği yere doğru gidip ipin bağlı olduğu kancayı bulmaya çalışmış. On – on beş metre gitmiş ama bulamamış. Biraz daha gitmiş, biraz daha gitmiş ama yok. Çok gittiğini düşünüp geri dönmüş yine bulamamış. İyiden iyiye kaybolmuş. O kadar karanlıkmış ki ellerini gözünün önüne getirse bile hiç bir şey görünmüyormuş. İyice ümitsizliğe kapılmış. Göğsü daralmış ve bağırmış. Bağırınca sesi yankılanmış. Sonra da yere yatıp ağlamaya başlamış.

Biraz sonra bir rahatlama gelmiş. Doğrulmuş ve düşünmüş. Bir karar vermeliymiş. Artık buradan dönüşü yokmuş. Mirkelam’ın son dersi gelmiş aklına. İçine bir ferahlık gelmiş. Kalkıp tekrar bir çıkış aramak istemiş ama hangi yöne gitmesi gerektiğiyle ilgili hiç bir fikri yokmuş. Kafası tamamen karışık durumdaymış. Yine oturduğu yere çöküp kalmış. Hareket etmesi, bir çıkış araması gerektiğini biliyormuş ama hareket edemiyormuş. Tekrar sırt üstü uzanmış. Sakinmiş, içinde korku da yokmuş ama bir şey yapmak da içinden gelmiyormuş. Uzandığı yerde ellerini cebine sokmuş ve cebinde çırağın verdiği mendile sarılı parayı fark etmiş. O zaman çırağın dedikleri gelmiş aklına. “Hayatta kalmak için tutunduğun şey aslında seni öldürüyor. Yüzyıllarca ölmektense birkaç gün yaşa.” Sonra geçmişini düşünmüş. Ne zaman bir şeyler yapmak istese üzerine çöken ve şu anda da üzerinde olan ataleti hissetmiş. Düşünmeye devam etmiş. Bu ataleti düşünmüş, neden diye sormuş kendine, neden?” Benim gücüm yetmez” demiş önce. Sonra “hayır” demiş, “gücüm yeter. Yalan söylemeyeceğim, gücüm fazlasıyla yeter, hem zekam hem hafızam gayet iyi. Peki neden bu atalet? Korkuyor muyum? Evet korkuyorum ama bu korkmak bir musibetten ya da ne bileyim ömekten korkmak gibi değil. Bu korku başka. Saki insanlrın hakir görmesinden ya da sanki başarısızlıktan korkmak gibi. Peki sadece korkmak mı? Hayır. Başkaları uğraşmak zorunda değil, onları kıskanıyorum. Bu sanki biraz isyan gibi. Peki bu gerçekten yavaş yavaş ölmek mi? “Yüzyıllarca ölmektense bir kaç gün yaşa” “sen biliyorsan kafi””

Zafenapenh yerinden kalkmış. “Endişe etme” diye tekrarlamış ve el yordamı ile aramaya başlamış. Biraz aramış ama yine bir şey bulamamış. Tam yine ümitsizliğe düşecekken “endişe etme, birkaç gün yaşa, sen biliyorsan kafi” demiş ve aramaya devam etmiş. Sonunda bir kapı bulmuş. Kapının üzerinde elini gezdirmiş ve bir ip gelmiş eline. İpi çekince kapı açılmış lakin kapının arkasındaki yer de yine karanlıkmış ama buraya kadar geldiyse bir çıkış olduğuna eminmiş artık. Eliyle yoklayınca buranın bir koridor olduğunu anlamış. Biraz ilerleyince yine bir merdivene denk gelmiş ve çıkmaya başlamış. Merdivenin sonunda yine bir kapı bulmuş. Bu kapıyı da açınca küf ve rutubet kokulu bir odaya çıkmış. Odanın diğer tarafındaki kapının altından ışık girdiğini görmüş. Bu kapı eski ve ahşap bir kapıymış. Üzerinde de açmak için ip ya da kol yokmuş. Kapıyı biraz zorlayınca biraz hareket etmiş ama kapının arkasında bir şey varmış. Kapıyı ittikçe arkasındaki şey yavaş yavaş kayıyormuş. Sonunda kapıyı geçebileceği kadar aralayıp diğer tarafa geçmiş.

Pencereden giren ışık gözlerini yakmış. Gözlerini ovalayıp etrafa bakmış. Bu oda eski bir müştemilatmış. Kapının arkasında duran şey ise büyük bir dolapmış ve kapıyı gizlemek için koyulmuş olmalıymış. Odayı karıştırmış biraz ve kuru giysiler bulup üzerini değiştirmiş. Çırağın verdiği paradan biraz bırakıp dışarı çıkmış. Burası büyük bir bahçe içerisindeymiş. Bahçenin içerisinde meyve ağaçları ve ilerisinde bir çardak varmış. Çardağın arkasındaki ağaçların üstünden de büyük bir evin ikinci katı görünüyormuş. Müştemilat bu eve aitmiş. Kulak kesilince evden gelen sesleri duymuş ve dışarı çıkmaktan vazgeçmiş ve müştemilata geri dönmüş.

Üzerini değiştirince ısınmış ve uyku çökmüş üzerine. Orada eski bir yün yatağın üzerinde uyuya kalmış. Uyandığında hava tamamen kararmış imiş. Bahçeye çıkıp biraz meyve toplayıp yemiş sonra da gidip tekrar uyumuş. Horozlar ötmeye başlayınca kalkmış ve kimse uyanmadan bahçenin duvarınan tırmanıp dışarı çıkmış.

Bu başına gelenler hiç olmayacak şeyler olması Zafenapenh’in kafasını iyice karıştırmış. İlk iş eve gidip temizlenmek istemiş ama bulunduğu yerin neresi olduğunu ve eve nasıl gideceğini bilmiyormuş. Bir müddet rastgele yürüyüp tanıdık bir yerler bulmaya çalışmış ama bulamamış. Güneş doğup insanlar dışarı çıkmaya başlayınca insanlara pazar yerine nasıl gideceğini sormuş. Pazar yerini bulduktan sonra evini kolayca bulabilecekmiş. Tariflerle pazar yerine gitmiş lakin bu pazar da ona hiç tanıdık gelmemiş. Sonra birine bu şehirdeki diğer pazar yerini sormuş ve “bu şehirde başka pazar yeri yok” cevabını almış. Bu cevapla şaşkına dönen Zafenapenh olduğu yerde donup kalmış. “Nasıl olur bir pazar yeri daha olmalı” diye ısrar edince “Hipotria küçük bir şehir, başka pazar yeri yok olsa bilirdim” diye cevap vermiş o kişi. Zafenapenh duyduklarına inanamamış çünkü yaşadığı şehir Hipotria değil Anterium imiş. Asıl şaşılacak şey ise bu iki şehir arasındaki mesafenin neredeyse bir aylık mesafe olmasıymış.

Zafenapenh, bunun mümkün olmadığını düşünüp etrafında bulunan rastgele insanlara hangi şehirde olduğunu sormuş ve hep aynı cevabı alınca neredeyse aklını kaybedecekmiş. Başına gelenleri birine anlatsa kimse inanmazmış. Biraz durduktan sonra pazar yerinden ayrılmış ve az ötede insanların oturup bir şeyler yeyip içtiği bir dükkan görmüş. Gidip boş bir masaya oturmuş. Yiyip içecek bir şeyler istemiş ve düşünmeye başlamış. Bu olanlara bir anlam veremiyormuş. Hizmetli yemek ve içeceği getirmiş ve “ücretini öde” demiş. Zafenapenh ücreti verince aklına çırak gelmiş. O da verdiği nasihate karşılık ücret olarak şehri terk etmesini istemişti. “Bir çocuğun böyle bir gücü olabil mi?” diye mırıldanmış. Fakat eğer varsa Anterium’a gitmesi artık mümkün değilmiş. Bu durumu kabullenmeye çalışmış yemeğini yerken ve bundan sonra ne yapacağını düşünmeye başlamış.

Önce kalacak bir yer sonra da çalışacak bir iş bulması gerekiyormuş. Bu şehre gelmiş olmasında bir sebep olabilirmiş. Buradan başka bir şehire gitmek gibi bir seçenek daha olsa da bundan korkmuş. Başına gelenler sanki onu engel olamadığı bir kadere sürüklüyor gibiymiş ve buna karşı gelmekten korktuğu için bir müddet bu şehirde kalmaya karar vermiş.

Karnını doyurduktan sonra önce pazar yerine geri gidip yeni elbiseler almış ve üzerini değiştirmiş. Sonra şehrin merkezini bulmuş. Burada çeşitli çarşılar varmış. Dolaşırken bir ayakkabıcıya denk gelmiş ve içeri girmiş. İçeride ellili yaşlarda bir adam varmış ve tezgahta ayakkabı imalatı yapmakla meşgulmüş. Selam verip iş aradığını söylemiş. Adam gülümsemiş, selamı almış “anlar mısın bu işten” diye sormuş. Zafenapenh: “pek değil” demiş. “Evladım madem anlamıyorsun, ne diye bilmediğin bir işe talip oluyorsun” diye sormuş adam. “Çırak olacak yaşı çoktan geçmişsin, bu yaşına kadar ne yapmayı öğrendiysen gidip o işi yapsana” Zafenapenh: “Tahsil görüyordum, bıraktım, bir mesleğim yok” demiş. Adam iç çekmiş önce, yanındaki iskemleyi işaret ederek oturmasını söylemiş. Zafenapenh adamın dediğini yapmış. Adam elini Zafenapenh’in omuzuna koyup konuşmaya başlamış: “Ah evladım, ben ilme karşı biri değilim lakin şimdilerde herkes makam peşinde. İlim peşinde koşan yok. Artık kimse çırak da bulamıyor. Derd-i maişet yani geçim derdi arttıkça ilim bir işe yaramaz oldu. Ekmeğini kazanmak önceden de herkesin kendi boynunun yüküydü ama insanlar bunu dert edinmezdi, şimdi herkeste ya bu kaygı var ya da çok daha fazla mal mülk edinmenin peşinde. Sen söyle bakalım, bu yaşında çırak olmak mı istiyorsun?”

Zafenapenh’in aklına Anterium’daki çırak gelmiş ve keşke o çırak kadar güçlü biri olabilsem diye geçirmiş içinden. Adamın söyledikleri aslında çok doğruymuş. İş aramak için neden yine bir ayakkabıcıya geldiğini düşünmüş. Eğer çıraklık edecekse çok da fazla para kazanamayacağını biliyormuş. Aslında yapması gerekenin çıkıp daha iyi bir iş aramak olduğunun da farkındaymış. Fakat bunu yapmayı yani hem iş aramayı hem de birisine hayır demeyi beceremiyormuş. Yine o ataleti hissetmiş. “Endişe etme!” demiş kendine, “önce kendi yükünü sırtına al, bırak maraz çıksın, kim üzülürse üzülsün” demiş. İçine bir cesaret gelmiş, ayağa kalkmış, “ben çıraklık yapamam bu yaştan sonra” deyip çıkmak istiyormuş dışarı. Sonra da gidip daha paralı bir iş bakacakmış ama tam söze girecekken içindeki cesaret yine kaybolmuş. “Tamam, çıraklık yapabilirim, hem çabuk öğrenirim, elim yatkındır” demiş. “Tamam o zaman evlat. Giy bakalım şu önlüğü” demiş duvarda asılı önlüğü işaret ederek. Zafenapenh: “bu gün başlamasam olmaz mı? Kalacak bir ev bulmam lazım kendime” demiş. Ayakkabıcı şaşırmış: “Şimdiye kadar nerede kalıyordun ki?” diye sormuş. “Yeni geldim ben bu şehre” demiş Zafenapenh. “Nereden geldin?” diye sormuş adam, o da Anterium’dan geldiğini söylemiş. Adam kaşlarını çatmış: “Orası çok uzak buraya, yakın zamanda bir kervan da gelmedi. Eğer bir seyyahlık peşindeysen seni çalıştırmak istemem, biraz cebin para görse çeker gidersin, benim de emeklerim zayi olur” demiş. Zafenapenh: “Seyyah değilim, yemin ederim seyyah değilim. Anterium’dan gitmem gerekti ben de buraya geldim. Yarın da burdan gitmem gerekir mi bilmiyorum şu an öyle bir planım yok” demiş. Zafenapenh bunları o kadar içten ve sakin söylemiş ki adam bu gencin sıradan basit biri olmadığını anlamış. “Tamam, sana inandım” demiş, “madem kalacak yer lazım, gel bizim evde kal. Koca ev, bir ben bir de yeğenim, iki kişi yaşıyoruz. Evlenmek nasip olmadı bana. Bütün derdimi çekiyor yeğenim. Bacımın yadigarı. Sen de bizimle kalırsın, hem burda hem evde yardımcım olursun.” demiş. Zafenapenh bu duruma çok sevinmiş, başını sallamış olur mahiyetinde.” Yeğeniniz neden sizinle burada çalışmıyor, çok mu küçük” diye sormuş. Adam hafifçe gülüp tebessüm etmiş. Omuzuna şefkatle vurup “Hadi giy bakalım şu önlüğü” demiş

Zafenapenh önlüğü giyip ustasının yanına oturmuş. Usta ilk gün sadece izlemesini istemiş ondan. Ustası ayakkabı yapıyor Zafenapenh de izliyormuş. Bir yandan da konuşup tanışmışlar. Zafenapenh kim olduğunu nereden geldiğini falan anlatmış ama son yaşadıklarından bahsetmemiş. Ustanın adı Hikar imiş. O da çok geç başlamış ayakkabıcılığa. Bir demircinin yanında başlmış çıraklığa, sekiz sene burada çalıştıktan sonra ciğerleri hastalanmış ve o işten ayrılmak zorunda kalmış. Sonra da ayakkabı işine girmiş. Önceleri hem bir ayakkabıcıda çıraklık yapmış hem de işten kalan zamanda yine demir işi yapıp para kazanmaya çalışıyormuş. Bu işi öğrenince bir daha demircilik yapmamış. Aslında buralı değilmiş, çok küçükken ailesi ile buraya gelmiş. Bir kendisi bir de kız kardeşi varmış. Ailesi ölünce tek varlıkları olan ev onlara kalmış. Kız kardeşi erken yaşta evlenmiş ve Hikar evde tek başına kalmış. O da kendini kitaplara vermiş. Aradan on beş sene geçmiş ve kardeşi ve kocası bir salgında ölmüşler. Tek çocuklarına da Hikar sahip çıkmış.

Akşam olunca dükkanı kapatıp çıkmışlar. Yarım saate yakın yürüdükten sonra eve gelmişler. Eve varana kadar hava iyice kararmış. Dışında avlu duvarı olan bir eve gelmişler. Hikar avlu kapısını açıp içeri girmiş, Zafenapenh de peşinden girmiş. Evin girişinin önünde bir kaç basamak varmış. Bu ahşap ve iki katlı bir evmiş. Hikar önce kapıyı çalmış sonra da anahtarıyla kapıyı açmış. İçeri girip ayakkabılarını çıkarmışlar. Hikar “biz geldik” diye bağırmış. İçeriden kocaman siyah gözlü, siyah saçları örgülü güzel bir kız gelmiş ve “hoşgeldiniz” demiş. Hikar elini Zafenapenh’in omuzuna koyup “Bu Zafenapenh, yeni çırağım. Bundan sonra burada bizimle kalacak” demiş. Kız gülümseyerek “hoşgeldin” demiş. Hikar Zafenapenh’e dönüp “bu da sana bahsettiğim yeğenim Rualyel” demiş. Rualyel gülümseyerek: “Yemek hazır, buyrun içeri geçelim” demiş.

Küçük bir odaya girmişler. Odanın ortasında bir masa ve üzerinde tabaklar varmış. Rualyel gidip bir tabak ve kaaşık daha getirip tabaklara yemeklerden koymaya başlamış. Hikar oturmuş ve Zafenapenh’e tam karşısındaki yere oturmasını söylemiş. Hep birlikte yemeklerini yemişler. Zafenapenh burada kendini pek rahat hissetmiyormuş ama zamanla alışacağını düşünmüş. Yemek bittikten sonra Hikar Zafenapenh’e evi gezdirmiş. Kalacağı üst kattaki odaya götürmüş sonra. Zafenapenh pazardan o gün aldığı gece elbiselerini ve başka bir kaç eşyasını odaya bırakmış. “Hadi bahçeye çıkalım” demiş. Birlikte aşağı inip bahçe kapısına yönelmişler. Hikar Rualyel’e kahvelerini bahçeye getirmesini söylemiş içeriye doğru bağırarak. “Bahçemizde meyve ağaçlarımız ve güzel bir çardağımız var.” demiş ve birlikte çıkıp çardağa geçmişler. Oturduktan sonra Zafenapenh bahçeye şöyle bir göz gezdirince ağaçların arkasındaki müştemilatı görmüş ve bir anda kalbi yerinden çıkarcasına atmaya başlamış. Rengi bembeyaz olmuş. Çünkü bu ev, kuyudan çıkıp müştemilatına sığındığı evmiş.

Zafenapenh bir an bulunduğu durumun rüya olabileceğini düşünmüş. “Anın büyüsü” diye mırıldanmış sessizce. Etrafına bakmış; ağçlara, eve, bahçedeki çiçeklere… Ellerine bakmış, ellerini yüzüne sürmüş. “Dua mı ediyorsun?” diye sormuş Hikar gülümseyerek. Zafenapenh içindeki dehşeti belli etmemeye çalışarak gülümsemiş. Biraz sonra Rualyel üç fincan kahve getirmiş. İki adama kahvelerini ikram ettikten sonra kendisi de oturmuş yanlarına.

Hikar kahvesinden bir yudum aldıktan sonra “Zanaat olmadan sanat olmaz evlat” demiş Zafenapenh’e bakarak. “Ben sende bir cevher olduğunu seziyorum fakat bir cevherin gün yüzüne çıkması her zaman istediğin gibi olmayabilir. Sende bir cevher olduğunu çok kuvvetli bir şekilde seziyorum, aksi halde seni evime almazdım. Lakin neticesinden emin değilim. Belki iyi bir usta olursun belki de tezgahın başkadır bilmiyorum.”Zafenapenh’in şaşkın bakışlrını görünce gülümseyerek devam etmiş: “Yani sende bir yetenek var ama henüz gün yüzüne çıkmamış. Buna istidad denir. Yani bir cevher, bir maden. Ben o madeni kendi tezgahımda işleyerek seni bir ayakkabı ustası yapmak niyetindeyim. Ama bu cevher nedir henüz bilmiyoruz. Demirci demiri ateşe sokar, döver, su verir ve nal yapar. Lakin demircinin eline altın versen umulur ki ondan da nal yapmak isteyecektir. Peki altından nal olur mu, olur ama onun tezgahı orası değil, altın sarrafa yakışır. Sen de şimdilik benim elimdesin, bakalım senden saraç çıkacak mı?”

Zafenapenh bu sözlerden sonra ilk defa kendini düşünmüş. Kabiliyetleri onu nereye çıkarır, ne olur ondan? Düşününce ilme ve sırlara olan tutkusu çökmüş hislerinin üstüne.” Aslında bunca zamandır hiçbir şey olamayışın beni ümitsizliğe düşürüyor ama ben ümitli olmayı tercih ediyorum, senden bir şeyler olacak ama ne olacak ne zaman olacak bilmiyorum.” demiş Hikar. Bir süre sessizlik olmuş. Kahvelerini içmişler. “O kitapların hepsini okudun mu?” diye sormuş Zafenapenh. Rualyel: “dayım Muibar’ın son talebesiydi” demiş. Hikar iç çekmiş ve: “Kitap okumak değil yaşamak içindir, yaşamayacaksan okumak kar etmez. Ben de yaşıyor muyum bilmiyorum.” demiş Zafenapenh’in gözlerinin içine bakarak.

Yatma vakti gelmiş ve odalarına çekilmişler. Zafenapenh, çok kısa bir zamanda hayatının böyle kökten değişmesine alışmanın ve bu durumun garipliğini hissetmiş. Bu duygu ürpertici gelmiş ona. Son günlerde yaşadığı her şeyde ve her anda, o çocukken hissettiği, başkasının evinde uyumaya çalışmak tedirginliği varmış. Bu hislerle koymuş başını yastığa. Bu gece bu evde ilk gecesi olduğu için göreceği rüyanın hayırlı olması için dua etmiş ve bu üzerindeki tedirginliğin, şimdide yaşamk ile bağlantısı olup olmadığını düşünerek uyumuş.

Uyandığında gördüğü rüyayı düşünmüş. Sanki aklından uçup gidecek gibiymiş ama hemen odaklanıp aklında tutmayı başarmış. O esnada Hikar kapısını tıklatmış: “Zafenapenh! Zafenapenh, güneş doğmak üzere hadi kalk”

Zafenapenh kalkıp üzerini değişmiş ve aşağı inmiş. Kahvaltı yapıp çıkmışlar. Birlikte dükkanı açmışlar. Zafenapenh eline süpürgeyi alıp dükkanı ve kapının önünü süpürmüş. Sonra çalışmakta olan ustasının yanına gidip onu izlemeye başlamış. Hikar bir yandan çalışıp bir yandan da işin nasıl yapılacağını anlatmış. Diğer esnaflarla tanışmış Zafenapenh. Müşterilerle ilgilenmiş. Ustasının verdiği basit işleri yapmış. Hikar ve Zafenapenh birlikte dışarı çıkmışlar. Hikar Zafenapenh’i malzeme aldığı yerlere götürüp oradakilerle tanıştırmış. Hikar’ın kendisini herkesle tanıştırmasından rahatsız olduğunu hissetmiş. Sanki bir emr-i vaki ile Hikar onu kendine mecbur bırakıyormuş. Fakat buna itiraz edecek durumda olmadığını da biliyormuş. Akşam olunca da eve dönmüşler.

Yemekten sonra Hikar çalışma odasına çıkmış, Rualyel ve Zafenapenh bahçedeki çardağa geçmişler. Rualyel: “Biz her akşam ders yaparız, Hikar bana bildiklerini anlatır ve birlikte bunlar üzerine düşünürüz” demiş. Az sonra Hikar, elinde bir kaç kitap ile gelmiş. Kitaplardan birini açmış ve “nerede kalmıştık” diye mırıldanmış ve “evet” diyerek kitaptan okumaya başlamış. “Zaman ve mekan birbirinden ayrı değildir. İkisini tam olarak birlikte anlamak, ham ervah için mümkün değildir. Ancak ruh inkişaf ederse bu sırra nail olunur lakin ham ervaha bunu anlatmak yine mümkün değildir. Ham olan kişi bunu ancak hissedebilir ama bu his üzere fazla uzun durması yine mümkün değildir. Ancak zamanı ve mekanı münferiden ayrı ayrı mütalaa etmekle onlar hakkında malumat sağlanır. Fakat bu malumat sathi olur ve derine inildiğinde hata ile karşılık bulunur. Zira bu sonsuz olanla fani olanın muhatap olduğu noktalardan en bilinenidir. Sonsuz olmak için kusursuz olmak gerekir. Üzerinde kusur olmayan ise zaman ve mekan ile mukayyet değildir. İnsan fanidir ve zaman ve mekan ile münhasırdır, onlara bağlıdır. Sonsuz olanla muhatap olurken zaman ve mekan bir olmalıdır. Bunun ise fehmi müşküldür, zira fani olan bekayı tahayyül edemez. Fani olan zaman ve mekanı ayrı ayrı mütalaa eder. Fani alemde ancak buna gücü yetebilir. Fakat işin derinlerine inildikçe halli mümkün olmayan müşkülata denk gelir. Bu ise sonsuz olanın iradesinin ispatındadır.”

Hikar kitabı kapatıp ne anladıklarını merak edercesine gözlerine bakmış. Rualyel söze girmiş: “Zamanı düşünmek beni hep korkutmuştu zaten. Kendimi sonsuz derinlikte bir kuyuya düşüyormuş gibi hissettim hep ama mekanla ilgili hiç düşünmemiştim. Şimdi okuduklarınızı dinleyince yıldızları düşündüm. Kim bilir ne kadar uzaklarda duran başka güneşler. Aradaki mesafeyi düşündüm ve bu uzaklık da bana benzer bir korku verdi. Yıldızların sayılamayacak kadar çok olması, bu dünyanın yürünemeyecek kadar büyük olması… Bunlar da tıpkı zaman gibi elle tutulamayan, gözle görülemeyen şeyler. Ancak bunu kalbimde hissedebiliyorum fakat anlatmak istediğim zaman tarif edemiyorum” Hikar: “Evet haklısın, aferin, bu uzaklık gerçekten ürpertici” demiş.

Zafenapenh konuşulanları şaşkınlıkla dinlemiş. Hikar ve Rualyel konuşmaya devam etmişler. Zafenapenh sadece dinliyor, aklına bir şeyler gelse de tam olarak bir kaç cümleyle ifade edememekten ve söyleyeceklerinin doğru olmama ihtimalinden çekiniyormuş. Konuşsa ve haksız olduğu söylense çok utanacağından endişe ettiği için susmuş. Akşam yatma vakti gelip de başını yastığa koyunca konuşulanları ve Hikar’ın okuduklarını düşünmüş. Kafasında çevirmiş. Daha önce Mirkelam’ın zaman ile ilgili söylediklerine de hiç benzemiyormuş anlatılanlar.

Ertesi gün Zafenapenh işte olduğu süre boyunca akşam olup de yine ders zamanı gelsin diye istemiş içten içe. Bunu istiyormuş ama kalbindeki tedirginliğe de engel olamıyormuş. O gün hızla geçmiş ve akşam bahçede oturmuşlar yine. Hikar kitaplarla gelip çardağa oturmuş ve bir gün önce konuşulanlarla ilgili bir kaç şey söylemiş. Bir önceki mevzu ile ilgili konuşulması ona cesaret vermiş ve söz almış: “Tanrı sonsuz güç sahibidir. Zaman ve mekan onu sınırlamaz. Fakat biz onu insan aklımızla düşündüğümüzde gerçek manada anlayamıyoruz. Sonsuz kudret sahibi ile insan gibi böyle aciz bir varlığın muhatap olması, yani bu irtibatın temas noktası sanki zaman ve mekan. Sırlı bir cam gibi sanki, bir tarafta biz varız bir tarafta o var. Bu camda kimi kendi yansımasını görüyor kimi de camdan yansıyan başka şeyleri, başka alemleri. Belki bazıları camın diğer tarafını görebiliyor. Kiminin de arkası dönük cama. Kim camın neresinde duruyorsa onu görüp ona inanıyor. Çünkü insan gördüğüne inanmaya maildir. Belki de insan bazan durduğu yeri değiştirmeli, açısını, mihrağını değiştirmeli. Bunun için de bulunduğu halden rahatsız olması lazım ya da birilerinin onu rahatsız etmesi lazım sanki. Her neyse de şu var; camı görmeye çalışmak sanki mümkün değil. Çünkü temiz bir cama bakarsak camı göremeyiz, orda bir cam olduğunu biliriz ama tam olarak onu idrak edemeyiz. Bence asıl önemli olan camın arkasını görebilmek ama camı da hiç umursamadan bunu yapmak mümkün mü bilmiyorum, zaman ve mekandan başka tanrıyla muhatap olduğumuz başka temas noktaları var mı onu da bilmiyorum, zaman ve mekanın nasıl birbirinden ayrılamayacağını da anlayamadım ama işte üzerine düşününce aklıma bunlar geldi.”

Hikar” Tahsil sana düşünmeyi öğretmiş, ama bu tehlikeli iştir. Dikkat et, kılavuz olmadan akılla yol alınmaz.” deyip önündeki kitabı açmış ve yeni bir yer okumaya başlamış. Zafenapenh ise düşündüğü ve söylediği şeylerin çok önemli şeyler olduğunu düşündüğü için övgü bekliyormuş ama beklediği övgüyü alamadığı için biraz kırılmış lakin aklındakileri anlatabilmiş olmaktan dolayı da memnunmuş. Rualyel ise Zafenapenh’in söylediklerine hayran kalmış. Bu kadar zeki olması çok şaşırtmış onu. Hikar daha önce de eve başka çıraklar getirmiş ama hiç biri uzun süre durmamış. Rualyel Zafenapenh’in de onlar gibi bir süre sonra gideceğini düşünmüş ilk geldiğinde. Edebini bozmamış ama çok da kale almamış. Bazen de Hikar’ın arkadaşları falan gelirmiş eve. Onlar da saygıyla dinler, yüzeysel bir iki yorum yapar giderlermiş. Zafenapenh’in dünki konu hakkında söyledikleri ise çok etkilemiş Rualyel’i ve içinde istemsiz bir merak uyanmış Zafenapenh’e karşı. Hikar okumaya devam ediyormuş ama Rualyel okunanlara tam odaklanamıyormuş. Zafenapenh’e karşı içinde uyanan meraktan dolayı ona bakmak isteği gelmiş içine ama Zafenapenh’in kendisine baktığını görmesinden de çekiniyormuş. Yine de kendine hakim olamayarak göz ucuyla anlık olarak Zafenapenh’e bakmış. Fakat tam bakış anında da korku hat safhaya çıkmış. Kalbi öyle çarpmış ki yüzü kızarmış ama Zafenapenh’in görmediğini farkedince rahatlamış. Fakat Zafenapenh Rualyel’in kendisine, bu bir anlık bakışını fark etmiş hatta görmüş. Zafenapenh aslında kitap okumakta olan Hikar’a bakmaktaymış ama hemen karşısında oturan Rualyel de görüş alanındaymış. O an için Zafenapenh gözünü Hikar’a diktiği halde bir anlık dikkati Rualyel’in üzerine kaymış ve kendisine baktığını anlamış. Belki Rualyel kafasını çevirip alenen bakmış olsa farklı olurmuş ama bir anda bakıp gözlerini kaçırması Zafenapenh’in de kalp atışlarını hızlandırmış. O an Zafenapenh kendini garip hissetmiş fakat bu his üzerinde durmaktan endişe duymuş. Bu yüzden kendini okunanlara vermeye çalışmış lakin tamamen kendini verememiş. Ders yine Hikar’ın vaazı ve Rualyel’in yorumlarıyla geçmiş. Zafenapenh yine bir fikir söyleyememiş. Zaten dersi de tam anlayamamış.

O gece uyumadan önce bu durumu düşünmüş Zafenapenh ama sanki içindeki endişeler eskisi gibi değilmiş. İçine belli belirsiz bir mutluluk çökmüş. Rualyel’in büyük siyah gözleri gelmiş aklına ve yüzüne bir tebessüm yayılmış. Yastığını düzeltmiş, örtüsünü üzerine çekmiş ve bir an önce sabah olsun diye hemen uyuyabilmeyi dileyip gözlerini kapamış.

-BİRİNCİ BÖLÜM SONU-