Zafenapenh gün doğmadan uyanmış. Kalkıp yüzünü yıkamak için aşağı kata inmiş. Bahçeye çıkıp hava almış sonra. Mutfağa gidip su içmiş ve sonra tekrar odasına çıkmış. Hala yabancı bir evde olmaktan dolayı rahatsız olduğunu farketmiş. Odasındayken rahatmış ama diğerleriyle beraberken misafir gibi hissediyormuş. İçine bir daralma gelmiş ve kalkıp perdeleri açmış. Güneş yeryüzünü aydınlatmaktaymış. Nefes almak, taze havayı solumak için pencereyi açmış. Hafifçe dışarı doğru eğilip başını dışarı çıkarıp gözlerini kapayarak derin bir nefes almış. Gözlerini açıp gökyüzüne bakmış sonra bakışlarını bahçeye doğru indirmiş ve o zaman bahçedeki müştemilat ilişmiş nazarına. O zaman sanki karşısına ansızın bir canavar çıkmış gibi göğsüne bir titreme çarpmış. Derin bir uykudan uyanır gibi ürpermiş. Orada öylece bakıp kalmış dakikalar boyunca. Aklında bir sürü fikir peşi peşine çarpmış şuuruna. “Zaman köprüsündeyken şuurunu açık tut” diye mırıldanmış. İçinde bulunduğu durum kalbinde öyle bir his uyandırmış ki mırıldandığı bu söz hiç bir belirti göstermeden onu idrakinin üzerindeki fikirlerde dolaştırmış. Hiç bir şeyi ifade edecek kabiliyeti bulamamış kendinde ama kalbine aklından öyle şeyler süzülüyormuş ki sanki o an, şimdinin büyüsünü de aşıp daha ötede bir yerin kapısının anahtar deliğinden içeri bakıyor gibiymiş. Müştemilata doğru bakmış tekrar. Kuyuyu, kendisine nasihatçi diyen ayakkabıcı çırağını, o gece boğazını sıkan adamı hatırlamış. Olduğu yerde duramayıp odada gezinmeye başlamış. Bu hissettikleri ona ağır gelmiş ve yatağa girip örtüyü ta başının üzerine kadar çekmiş ve gözlerini kapatmış. Kendi kendine “hiçbir şey düşünme” diye tekrar etmeye başlamış. Bir kaç dakika sonra sakinleşmiş. Örtüyü açmış gözlerini açmaksızın. İçten içe de mırıldanmaya devam ediyormuş: “hiç bir şey düşünme, sakin ol, her şey yoluna girer.”
Kapıyı tıklatıp “uyandın mı” diye seslenmiş Hikar. Zafenapenh irkilip kendine gelmiş ve “geliyorum” demiş. Sonra da üzerini değişip yatağını toplamış ve odadan çıkmış. Bir anda, gerçek dünyaya dönmeye mecbur kalmak ona çok acımasızca gelmiş. “Hangisi gerçek dünya, İnsan neden bu kadar zalim, cahil olduğu için mi?” diye sormuş kendine. Evden çıkıp iş yerine giderken sabahki duygulardan da yavaş yavaş uzaklaşmış. İş telaşıyla da tamamen çıkmış o halden ve yine o eski bedbin adama dönüşmüş. Ara sıra müştemilat geliyormuş aklın ama bu görüntü yine o bedbinliğin bir parçası olmaktan kurtulamıyormuş.
Akşam olup eve gitme vakti gelmiş. Dükkanı kapatıp çıkmışlar. Eve vardıklarında her zamanki gibi yemek hazırmış ve hemen sofraya geçmişler. Yemek bitmiş ve Rualyel sofrayı toplamaya başlamış. Gün boyunca o ana kadar fazla durgun olmasını fark etmiş ve sonunda dayanamayarak “Sıkıntın nedir” diye sormuş Hikar. Zafenapenh “bilmem, alışamadım hala sanırım” demiş. Hikar gülümseyerek “Kendini yabancı hissetmen normal, ama sen artık bu evin bir ferdisin bunu unutma, zamanla alışırsın merak etme” demiş. Zafenapenh başını sallamış. Hikar elini Zafenapenh’in omuzuna vurup eliyle ayağa kalkmasını işaret etmiş ve bahçeye çıkmak üzere ayağa kalkmışlar. O sırada Rualyel tabaklardan birini yere düşürmüş. İkisi de dönüp bakınca Zafenapenh ve Rualyel bir anlık göz göze gelmiş. “Mühim bir şey yok, siz çıkın” demiş Rualyel ve çıkmışlar.
Bu göz göze geliş ikisine de dün geceyi hatırlatmış. İçlerinde alışık olmadıkları bir duygu uyanmış sanki. Sanki heyecan ve mutluluk bir arada, bunların yanında korku ve endişe de varmış.
Ders boyunca İkisinin de kafasından benzer şeyler geçmiş. İkisi de birbirlerine bakmak istiyorlarmış ama buna cesaret edemiyorlarmış. Bir kaç defa göz göze gelmenin bir anlam ifade etmeyeceğini, bunun tesadüfen olmasının muhtemel olacağını, insanların bazen yapmak istemedikleri şeyden kaçmaya çalışırken aksi gibi sürekli o şeye denk geldiğini ve bunun çoğunlukla yanlış anlaşıldığını ve bu durumun gerçekten rahatsız edici olduğunu düşünmüşler. Yine de birbirlerine, fark ettirmeden bir kaç defa bakmışlar.
Bu durum bir kaç gün böyle sürüp gitmiş. Bir gün yine akşam yemeğinde Zafenapenh Rualyel’e bakarken bu bakış biraz uzamış farkında olmadan. Tam o esnda Rualyel de ona bakmış. Zafenapenh Rualyel’le göz göze gelince sanki çocukken komşunun bahçesinden elma çalarken bahçenin sahibine yakalanmış gibi bir korku çarpmış yüreğine ve hemen gözünü kaçırmış. Bu sefer de suçunu itiraf etmiş gibi hissetmiş kendini ve korkuyla endişe karışımı bir sızıyla vurmuş kalbi. O gece yatma vakti gelene kadar bir daha bakmamışlar birbirlerine.
Zafenapenh yatağına uzanmış uyumak için ama bir türlü uyku tutmamış. Sıcaktan bunalmış ve çıkmış yataktan. Pencereyi açmış. Sıcak ve hoş kokulu yaz havası vurmuş yüzüne. Derin bir nefes alıp müştemilata doğru bakmış. Birbirinin zekasına hayran iki düşman gibi bakmışlar birbirlerine bu eski kulübe ve Zafenapenh. İçindeki sıkıntı, önce boğazını yakan sonra da her yutkunmada hoş ve hoş olmasını beklemeyişinden dolayı şaşırtıcı bir haz veren meyan şerbeti misali sıkıyormuş boğazını her nefes alışında ve göğsünün daraldığını hissedip daha derinden nefesler alıyormuş. Bu sıkıntı son zamanlarda yaşadıklarından mı yoksa Rualyel yüzünden mi bilememiş.
Hava almak için bahçeye çıkmış ve çardağa doğru gitmiş. Oraya vardığında Rualyel çardakta oturmaktaymış. Aynı anda birbirlerini fark etmişler. Zafenapenh bir an duraksamış ve hemen geri dönmek istemiş ama bunu yapmanın yanlış olacağını düşünüp vazgeçmiş. Ürkek adımlarla yürümüş çardağa doğru.
“Seni de mi uyku tutmadı” demiş Rualyel. Kızın normal davranması içine bir rahatlama vermiş ve tam karşısına oturup “Sıcakta uyuyamıyorum” demiş. “Kaç gündür bu evdesin ama bir türlü tanışamadık tam olarak” demiş Rualyel. Zafenapenh geçmişinden bahsetmeye başlamış. Konuşurlarken rahatça yüz yüze bakabiliyor olmak müthiş bir mutluluk vermiş her ikisine de. Rualyel bu gizemli adamın ağzından çıkan her sözü hayranlıkla dinliyormuş. Zafenapenh sanki bir yerden okuyormuş gibi o kadar güzel ve düzgün cümleler kuruyor, anlatmak istediklerini o kadar güzel ifade ediyormuş ki hayran kalmamak elde değilmiş. Zafenapenh ise bu güzelliği özgürce izliyor olmaktan o kadar memnunmuş ki geçen her saniyede sanki bir müjde alıyor gibi sevinçle doluyor ve bu an bitmesin diye içten içe dualar ediyormuş. Saatlerce hatta günlerce sürsün isteseler de bu hal, bir saate yakın konuştuktan sonra artık odalarına gidip uyumaları gerektiğini söylemek zorunda kalmış Rualyel. Yaşından beklenmeyecek olgunluklar gösteriyor olmasıyla ve zekasıyla da en az güzelliği kadar kendine hayran bırakan Rualyel yine o olgunluğu göstererek geceyi bitirmiş ve odalarına gitmişler.
Ertesi gün, belki yine konuşuruz diye, yine çıkmış dışarı Zafenapenh ama bu sefer kimse yokmuş. Oturup beklemeye başlamış ama Rualyel gelmemiş. Vakit ilerledikçe ümitleri de tükenmiş. İki saat boyunca beklemiş ama gelen olmamış ve odasına gitmiş hayal kırıklığıyla. Ertesi gün ve sonraki gün de aynı şey olmuş. Yine böyle bir akşam çardakta yalnız otururken üzerindeki acizliği görmüş. İlgisine karşılık bulamadığını düşünüp üzüntü ve öfke karışımı bir sıkıntı hissetmiş içinde. Kendine kızmış. Kızdıkça da acizliğini daha da çok hissetmiş ve bu his giderek çaresizliğe dönüşmüş. Ağlamak gelmiş içinden, tutmuş kendini, boğazı yanmış. Sonra öyle bir özlem çökmüş ki üzerine, Rualyel’in o an yanında olmasını o kadar çok istemiş ki daha önce hiçbir şeyi bu kadar çok istemediğini farketmiş. “Neden? ” diye sormuş kendine, “Seviyor muyum ben Rualyel’i?” Evet ve hayır arasında gidip gelirken, sanki yüksek bir yerden atlamaya çalışırkenki tereddüt yakandan tuttuğu halde bir anda kendini boşluğa bıraktığın andaki ismini bilmediği duyguya benzer bir kalp çarpıntısıyla, “evet” demiş kendi kendine, “ben Rualyel’i seviyorum.” Derince alıp içinde beklettiği nefesi verircesine çıkıp gitmiş göğsündeki daralma. Sanki üzerinden bir yük kalkmış ama bu sefer de sokakta annesinin elini bırakıp da bir an kaybolduğunu anlayan ve ne yapacağını bilemyen bir çocuk gibi bir korku kaplamış içini. “İyi geceler” sesiyle irkilmiş. Rualyel’i karşısında görünce kalbi yerinden çıkacak sanmış. Gecenin karanlığında yüzünün kireç gibi olduğunun görülmemesini dilemiş kendine gelir gelmez ve heyecanını belli etmemeye çalışarak “merhaba” demiş içindeki istemsiz tepkiye engel olamayarak ayağa kalkmış. “Gidiyor musun?” diye sormuş Rualyel. Hiç istemese de yine o başının belası korkaklığı yüzünden “Evet, hava almaya çıkmıştım, bayağı oturmuşum, gidip yatayım” demiş. Birbirlerine iyi geceler dilemişler. Rualyel bahçede kalmış ve Zafenapenh aptallığına isyan ederek gidip yatmış.
Ertesi akşam Hikar derste rüyalardan bahsetmiş. Rüya tabirinin ehemmiyetinden konuşmuşlar. Sadık rüyalardan bahsedilirken “Bir eve taşınınca ilk gece gördüğün rüya sadık rüyadır” dedikten sonra Zafenapenh’in eve yeni taşındığını anımsayarak “Sen ne görmüştün rüyanda” diye sormuş Zafenapenh’e. “Pek hoş bir rüya değildi, çok sıkıntılıydı” demiş Zafenapenh. “Ona bırak da ben karar vereyim, sen anlat hele. Hem rüyada kötü hisler yaşamış olmak rüyanın tabirinin de menfi olacağını göstermez” demiş Hikar. Bunun üzerine istemeyerek anlatmaya başlamış.
Bir yolda yürüyordum, sanki bu yolda yürümek yapmam gereken tek şeymiş gibiydi. Yani o yolu bir an önce bitirmem gerekiyormuş gibi hissediyordum. Yol bir vadiden geçiyordu. Bir an durup etrafıma baktım ve önümdeki tepenin üzerinde birinin uzaktan bana baktığını fark ettim. O kişiyi sanki tanıyormuşum ama kim olduğunu bilmiyorum. O da kendi yolunda giderken beni görmüş ve durmuş gibiydi. Bir an beni yolumda gitmekten alıkoyacağını hissettim ve korktum ama yürümeye devam ettim. Meğer o kişinin durduğu tepe karlıymış. Tam oradan geçerken tepenin üzerinden çığ düşmeye başladı. Bu çığı o kişi düşürmüş ama nasıl yaptığını bilmiyorum, sadece onun yaptığını hissediyorum. Korkup kaçmaya çalışırken çığın altında kalıyorum. Kıpırdayamıyorum. Çığ her tarafımı bir örtü gibi örtüyor. Ne olacağını düşünüyorum, donacağımı düşünüyorum ama üzerime bir sıcak basıyor. Öyle bir sıcak ki sanki yanarak ölecek gibi hissediyorum kendimi. Karın nasıl bu kadar sıcak olabileceğini düşünüp şaşırıyorum. Böylece uyandım işte.
Hikar gülümsemiş. “Ne güzel bir rüya görmüşsün” deyince de Zafenapenh şaşırarak bakmış Hikar’a. Devam etmiş: “Bu yol hayttır, bunu anlamışsındır. Tepeden üzerine çığ düşüren kişi ise senin hayatında önemli yer tutacak biri. Belki evleneceğin bir hanım ya da ders alacağın bir bilge. Çünkü yollarınız kesişmiş. Karı kötü manaya da iyi manaya da yormak mümkündür ama sana yanıyormuş hissi vermesi bu kişinin sayesinde kötü taraflarının temizleneceği manasına gelir. Çünkü su bedeni temizlerken ateş ruhu temizler. Cehennem de ateştir unutma ve insanın ruhunun temizlenmesi biraz sancılıdır. Sen bu yola girmek ister misin orasını bilemem ama eğer cesaret gösterip sebat edersen bu senin için hayırlıdır.”
Zafenapenh duyduklarına şaşırmış. Sonra da içine bir sıkıntı çökmüş. Çünkü böyle bir yola girmenin doğru olduğunu bilse de içten içe bunu yapmayı hiç istemiyormuş. Ne zaman böyle şeyler olsa çocukken babasının yanında eğitim görürkenki sıkıntı hissi geliyormuş kalbine. Lakin bunun da er geç olması gerektiğini, bundan kaçamayacağını da çok iyi biliyormuş.
Ders bittikten sonra diğerleri gitmiş. Zafenapenh orada kalmış. Başına gelen şeyler ve muhtemelen benzer şeylerin gelmeye devam edecek olması yüzünden yani bu dünyada yaşamak zorunda olmaktan dolayı bir darlık çökmüş içine. Yerinden kalkamamış, öylece kalmış oturduğu yerde. Anne babasını düşünmüş. Çocukluğundan beri ne kadar yetersiz ne kadar başarısız biri olduğunu, ne yapmak istediğini bilemeyişini, istese de bunları yapacak gücü kendinde bulamayışını…
Vaktin nasıl geçtiğini anlamamış. Rualyel’in “Hala burada mısın?” demesiyle kendine gelmiş. Rualyel’e doğru bakmış. Bu güzel kızın da kendine yar olmayacağını hissetmiş üzerindeki bedbinliğin tesiriyle. Gülümsemiş ve “evet” diyebilmiş sadece. Rualyel Zafenapenh’in gözlerindeki çaresiz bakışı fark etmiş. Aynı hüzün onun kalbine de sirayet etmiş. “Ne yapıyorum ben” diye sormuş kendi kendine ama elinde olmayarak yürümeye devam etmiş Zafenapenh’e doğru. Gidip çardağa, karşısına oturmuş. “Neyin var” diye sormuş. “Yok bir şeyim, sağol” demiş Zafenapenh ama keşke ısrar etse de anlatsam diye de içten içe yalvarıyormuş.
Rualyel bu adamdan hoşlanıyormuş ama aynı evde yaşıyor olmalarından dolayı da bu işin devam etmesinin hoş karşılanmayacğını düşünüyormuş. Her şeyin farkındaymış fakat yine de kendine engel olamıyormuş. “Hadi, anlat bana ne derdin varsa, kimseye anlatmam merak etme, hem içini dökersen rahatlarsın” demiş. Bu son sözlerini söylerken Rualyel geri dönüşü olmayacak bir yola ilk adımını attığının da farkındaymış artık. Zafenapenh bir teredüt ile bakmış Rualyel’e. Bu bakışları fark eden Rualyel ısrar etmeye devam etmiş: “Belli ki kafanda tek bir şey yok, en azında bir kısmını anlat, ne kadarından kurtulursan kardır.” Zafenapenh içini çekmiş ve “Anlatacaklarımı duysan benim bir deli olduğumu falan düşünebilirsin” demiş. Kaşlarını çatmış Rualyel: “Bak iyice merak ettim şimdi. Hadi anlat yoksa ben delireceğim.” demiş.
Zafenapenh içinde yanlış bir şeyler yaptığı zamanki hissi fark etmiş her şeyi anlatmak isteyince. Yanlış bir şey yapmak üzere olduğunu düşünmüş ama bu hissi hızla kafasından atmak istemiş. “Yalanı gör” demiş kendine. Sonra da “başka çarem yok” diye düşünerek başından geçenleri bir bir anlatmaya başlamış. Mirkelam’ı, nasihatçiyi, kendini kuyuda bulmasını… Zafenapenh anlattıkça Rualyel şaşkınlıktan halden hale giriyor, o, insana kendi varlığını unutturan güzellikteki, gözleri kocaman oluyormuş. Hikayesini anlatırkan kuyudan çıktığı zaman ulaştığı müştemilatın bu eve ait olduğunu söylemeden anlatmış. Bu bilgiyi sona saklamayı tercih etmiş. Rualyel’in şaşkın bakışları eşliğinde hikayesini anlatan Zafenapenh sözlerini şöyle tamamlamış: “İşin en garip tarafı, kuyudan çıkıp da ulaştığım müştemilatın bu eve ait olması.” Bunları söylerken de müştemilata doğru bakmaktaymış.
Rualyel şaşkınlığının son safhasında hissettiklerinin ürpermeye hatta korkuya dönüştüğünü hissetmiş. Dönüp eski kulübeye bakarken de istemsizce elini göğsünün üzerine koymuş. Sonra, artık her şeyi kabullenmiş bir idam mahkumu gibi bakan Zafenapenh’e dönüp “nasıl olur” diyebilmiş. Rualyel duyduklarına inanmak istememiş ama Zafenapenh’in bakışlarında yalandan eser yokmuş. Birden durup düşünmüş ve “Ama bu civarda ben hiç kuyu görmedim” demiş. Bu sefer şaşırma sırası Zafenapenh’deymiş. “Nasıl olmaz, belki başka birinin bahçesindedir” demiş. “Hayır olamaz” demiş Rualyel. “Civardaki komşuların hiçbirinin evinde kuyu yok. … Belki de kapnmıştır kuyu” Bu son sözü mutlu etmiş Zafenapenh’i. Çünkü bu söz kendine inandığı anlamına geliyormuş. “Kuyunun ağzı görünüyordu” demiş Zafenapenh. İkisi de ne diyeceğini bilmeden birbirlerine bakmışlar bir süre. Yüzü kızarmış Rualyel’in. Saçlarının örgüsü ile oynamaya başlamış başını eğip.
Bir kaç gün böyle devam etmiş. Zafenapenh ve Rualyel her gece bahçede oturup konuşmuşlar dersten sonra. Sonra bir gün Hikar, sabah kahvaltıdan sonra hasta olduğunu ve o gün işe gitmek istemediğini ve dinlenmesi gerektiğini söyleyerek odasına çıkmış. Rualyel Zafenapenh’in yanına gelip kuyuyu aramaya gitmeyi önermiş ve birlikte dışarı çıkmışlar. Evin eteafındaki boş arazileri gezmişler fakt ne bir kuyu ne de benzer bir şey bulabilmişler. Çaresiz eve dönmüşler. Bu sefer de müştemilattan girip kuyuya ulaşmak gelmiş akıllarına. Biraz korksalar da yapmaya karar vermişler. Yanlarına lamba ve bulabildikleri kadar ip alıp müştemilata girmişler. İlk başta büyük dolabın arkasında kapı da olmamasından korkmuşlar ama korktukları gibi olmamış. Dolabı çekip arkasındaki kapıdan girmişler. Lambayı yakmış Zafenapenh ve yukarı doğru kaldırmış. Bu geçtikleri kapıdan sonra boş bir oda olduğunu görmüşler. İlerleyip odanın diğer tarafındaki kapıya gelmişler. Kapının üzerinde bir yazı olduğunu fark etmişler. Kapıda şu yazıyormuş: “Ruhun hür ise burada işin yok, değil ise dönüşün meçhuldür”
İkisi de birbirlerine bakmış. “Kapıları açık bırakalım” demiş Zafenapenh. “Korkuyorum” demiş Rualyel. Zafenapenh, kimseyi kendisi ile birlikte bu bilinmeze gelmeye zorlayamazmış. Lakin tek başına gitmeye de gücünün yetmeyeceğinin farkındaymış. “Özür dilerim, seni buna zorlamaya hakkım yok, ben vaz geçtim, girmeyelim içeri” demiş Zafenapenh. Rualyel ise Zafenapenh ile birlikte girmek istiyormuş aslında ama hem içerideki bilinmezlikten hem de daha tam olarak tanımadığı bu adamın bu bilinmezlikte nasıl davranacağını bilmeyişinden, bu adama güvenmesinden dolayı pişman olmaktan korkuyormuş. Ne diyeceğini bilememiş ve “bilmem” diyerek başını öne eğmiş. Çaresiz eve dönmüşler.
Rualyel Hikar’ın yanına gidip durumuna bakmış. Zafenapenh de bahçedeki çardağa gitmiş. Burada kendini daha huzurlu hissediyormuş. Rualyel çorba yapıp Hikar’a götürmüş. Sonra da çardağa gitmiş. Birbirlerine bakmışlar uzunca. Sessizce karar vermeye çalışmışlar. “İyice düşün” demiş Zafenapenh. “Ben bu gün şunun farkına vardım ki ben oraya tekrar gideceğim ama bunu yalnız yapmaktan gerçekten korkuyorum. Eğer benimle birlikte gelirsen çok sevinirim. Bunu düşün ve bana kesin bir cevap ver” Rualyel hiçbir şey söylemeden odasına gitmiş.
Akşam olunca Hikar yemeğe inmiş. Kendini daha iyi hissediyormuş. Yemekten sonra ders için bahçeye çıkmışlar. Tam derse başlayacakları zaman “Giriştiğin bir işin neticesinin hayır mı şer mi olduğunu önceden bilmek mümkün mü?” diye sormuş Rualyel. Hikar cevap vermiş: “Bunu bilmek pek mümkün değil hatta bunu bilmeyi istemek de o kadar doğru değil. Yaptığın iş için niyetin neyse buna bakmak gerekir önce. Muhakeme etmek hatta eğer çok hususi bir şey değilse bilenlere sormak, istişare etmek gerekir. Lakin bazen çok istisna bir durum olur da ille de bilmek istersen bir yol söyleyeyim: Rüya çağırmak.” Zafenapenh de Rualyel de can kulağıyla dinlemekteymiş. Bu iki gencin meraklı bakışlarını gören Hikar devam etmiş.”Öncelikle bir gün boyunca dar orucu tutulur. Ne yemek ne içmek ne konuşmak ne de uyumak. Geceden aya bakarsın ve oruca başlarsın. Ertesi gece ay aynı yere gelip bir miktar sapana kadar oruç devam eder. Vakit geldiğinde görmek istediğin rüya için dilek tutup sağ yanın üzere yatarak uyursun. Gördüğün rüya işinin neticesine bakar lakin rüya da tabir ister. Bir de şu var ki dar orucundan sonra uyumak zordur. Sabretmek gerekir. Bir de rüya görmek her zaman mümkün değildir, bazen rüya gelmez ya da gelir fakat uyanınca hatırdan çıkar. Lakin şu husus çok önemlidir. Rüyanın neticesi ne ise onu yapmak gerekir. Aksi durumda belaya uğramak muhtemeldir.”
Yatma vakti gelip de odalarına gittiklerinde Zafenapenh pencereyi açıp aya bakmış. Dar orucu tutmak istemiş ama iş zamanı konuşmadan duramayacğını bildiği için vaz geçmiş. Hem ne görmek istediğini de tam bilmiyormuş. Belki kuyuya gitmese de olurmuş. Bundan sonra bu evde yaşamak o kadar da zor değilmiş. Fakat Rualyel’e onu sevdiğini söyleyip söylememek için rüya çağırabilirmiş. Aslında Rualyel’in Hikar’ın yeğeni olmasından çekinmek dışında bunu söylemeye cesareti de yokmuş. İstiyormuş ki bu kararı kendisi vermesin, buna mecbur kalsın. Haytı boyunca yaptığı gibi hiç kendi kararını vermeyip mecbur kaldığı için yapmakmış niyeti. Bunu farketmiş fakat yine de cesaret edememiş başka türlüsüne. Öbür taraftan rüyasında olumsuz bir netice çıkmasından da korkuyormuş. Bu kararsızlık ile uyumuş.
Ertesi gün akşam yemeğinde Rualyel yemekleri dağıtıp odasına çıkmış. Zafenapenh o gece onun rüya çağıracağını anlamış. Rualyel derse de gelmemiş. Zafenapenh ise Rualyel’in kendisi ile gelip gelmeme hususunda rüya çağıracak olmasına sevinmiş. Çünkü eğer ertesi gün kendisiyle gelmek istediğini söylerse o da karar vermek zorunda kalmayackmış. Hem Rualyel’in kendisiyle geleceğinden neredeyse eminmiş. Çünkü kendisinde bir insana kötülüğü dokunacak hiç bir vasıf olmadığını biliyormuş. Ömür boyu tek sefer bile kalbini kıracak bir hareket yapmazmış. Mutlu bir şekilde odasına gidip uyumuş.
Ertesi gün akşam olmasını iple çekmiş. Eve gittiklerinde Rualyel’in kendisine nasıl bakacağını bile tahmin edebiliyormuş. Fakat beklediği gibi olmamış. Rualyel kendisine o eve ilk geldiği günkü gibi davranmış. Zafenapenh anlamış ki rüyanın neticesi olumsuz. Buna çok üzülmüş. O gece ve ertesi gün hep Rualyel’i düşünmüş lakin bir çıkar yol bulamamış. Gidip açıkça konuşmaktan da korkuyormuş fakat başka da çaresi yokmuş. Akşam dersten sonra “Ben yarın işe gelmesem olur mu, çok yoruldum kaç gündür, kendimi pek iyi hissetmiyorum.” diyerek izin almış ve o gece aya bakıp dar orucuna başlamış. Gün boyu odadan çıkmamış akşam yemeğe de inmemiş. Kapısını çaldıklarında yatağına girip sessizce durmayı planlıyormuş ama kapısını çalan olmamış. Kendisiyle ilgili ne düşüneceklerini de aklına getirmemeye çalışmış. Uykusuzluk, açlık ve susuzluk… Bir gün böyle kalbilmek gerçekten de çok zormuş ama en zoru beklemekmiş. En sonunda beklediği vakit gelmiş ve yatar yatmaz uykuya dalmış.
Zafenapenh rüyasında kendini bir dükkan ya da onun gibi bir yere girerken görmüş. Burada kim olduğunu bilmediği biri varmış ama bu kişi aynı zamanda da bir arkadaşıymış. Zafenapenh bir mabette toplu olarak yapılan bir ibadeti yaptıktan sonra buraya geldiğini fark etmiş. Arkadaşı ona ayakkabılarını sormuş. Zafenapenh şaşırarak ayaklarına baktığında ayağındaki ayakkabıların Rualyel’e ait olduğunu fark etmiş ve buna çok şaşırmış. Çünkü hayatında hiç bir ayakkabının ayağına bu kadar rahat ve bu kadar tam olmadığını hissetmiş. Bu ayakkabıların ise Rualyel’e ait olmasına daha çok şaşırmış. Sonra içini bir endişe kaplamış. Meğer Rualyel de aynı mabetteymiş. Aslında bu ibadet sadece erkeklere mahsus bir ibadetmiş. Rualyel’in burada olmasına anlam verememiş fakat onun sıradan bir kız olmadığını bildiği için üzerinde fazla durmamış bu durumun. Gözünün önüne Rualyel’in endişeli ve mabedin girişinde tek başına olduğu görüntüsü gelmiş. Anlamış ki mabetten çıkarken yanlışlıkla onun ayakkabılarını giymiş. O zaman kalbine Rualyel için endişelenmek gelmiş. Lakin bu endişe onun ayakkabısız kalmasından dolayı değilmiş. Rualyelin ayakkabılarının çalındığını düşünüp, hayatta mabetlerden ayakkabı çalacak kadar alçalmış insanların olmasından dolayı hem insanlık için hem de o hırsız için üzülecek olmasından dolayıymış. Ayakkabıları yanlışlıkla kendisinin aldığını söylemenin durumu düzelteceğini çünkü Rualyel’in anlayışlı biri olduğunu düşünüp biraz rahatlamış ama bir an önce gidip bunu ona söylemesi gerekiyormuş. Fakat bunun biraz vakit alacağını anlamış ve oraya gidene kadar Rualyel’in o hal üzere kalacağından dolayı kötü hissetmiş kendini. Tam bu anda uyanmış. O zaman şunu anlamış ki bu hayatta kendisi için Rualyel’den daha münasip birini bulamazmış. Fakat kendisi yüzünden, hem de isteyerek onu kıracak hiçbir şey yapmayacak olsa da Rualyel üzülecekmiş. Bu durum Zafenapenh’i neredeyse başladığı noktaya getirmiş. Rualyel’in kendisi için münasip olduğunu zaten biliyor, fark ediyormuş lakin onu üzmek de istemiyormuş.
Zafenapenh kendini çaresiz hissetmiş. Nasıl olur da Rualyel ile mutlu olması mümkün olmaz diye düşünüp duruyormuş kendi kendine. Birden “tabir gerekir” demiş heyecanla. Acaba Rualyel gördüğü rüyayı yanlış yorumlamış olabilir mi diye düşünmüş. Fakat öyle olsa bile bunu öğrenmenin bir yolu yokmuş. Kaldı ki Rualyel’in rüya çağırdığının da çağırdıysa bile Zafenapenh için çağırdığının da garantisi yokmuş. Tüm ümitleri tükenmiş. Ne yapacağını bilmeden günler böyle devam etmiş. Zafenapenh de bu durumu zamanın akışına bırakmış.
Bir aydan fazla olmuş ve Rualyel’in tavırlarında bir değişme olmamış. Aslında Rualyel çok üzülüyormuş ama yapması gerekeni yapmakta iradesi de çok güçlüymüş. Bazı akşamlar Zafenapenh’in kendisini izlediğini fark ediyor, ona bakmamak için kendisini zor tutuyormuş. Hem yakınında olmak hem de ona mesafeli davranmak çok zor gelse de zamanla buna alışacağını düşünüyormuş. Bazı geceler Zafenapenh’in çardakta oturduğunu görüyor, yanına gitmek istiyor ama kendini tutuyormuş. Hatta yatağına girip gizlice ağladığı da oluyormuş fakat yine de mesafesini korumatan geri durmuyormuş.
Zafenapenh ise bu işi tersine çevirmek için yollar arıyor ama bir yol bulamıyormuş. Çünkü asıl mesele Rualyel’in tavrıymış ve bunu ona nasıl soracağını bilmiyormuş. Çünkü hem yalnız konuşabilecekleri bir ortam olmasına imkan vermiyormuş Rualyel hem de Zafenapenh’in cesareti yokmuş. Yine böyle bir gece iyice düşünmüş Zafenapenh. O kuyuya geri dönmek zorunda olduğuna karar vermiş. Rualyel’e onunla konuşması gerektiğini ve bahçede beklediğini bildiren bir not yazıp kapısının altından odasına atmış. Bir müddet sonra Rualyel gelmiş ve hiçbir şey söylemeden Zafenapenh’in karşısına oturmuş.
Zafenapenh beklerken söylemek istediklerini aklından geçiriyormuş. Hiç girizgah bile yapmadan direkt rüyasının soracakmış. Rualyel rüyasını anlatırsa da onu hayra yoracak bir şeyler bulmaya çalışacakmış. İkna olmazsa da “Hem bir rüyanın peşine bu kadar düşmek doğru mu?” diye lafa girip oraya yalnız gitmekten korktuğunu, gerekirse Hikar’a da durumu anlatabileceğini, ondan da fikir alınabileceğini söyleyecekmiş. Bunları aklından geçiriyormuş geçirmesine ama söylediklerine kendisi de inanmıyormuş. Rualyel gelince de bir an nereden başlayacağını bilememiş. Gözlerinin içine bakmış, aklındaki her şeyi bir kenara bırakmış. Çünkü aklına ne gelirse gelsin bunların hepsi nefsindenmiş. Bunu anlamış. Gözlerine bakmış Rualyel’in, derin bir nefes alıp vermiş ve şu sözler dökülmüş dilinden: “Ben gidiyorum”
Zafenapenh o an kendisi de anlamış ki kaç gündür aslında bu kararı vermek için uğraşıyormuş. Bu sözü duyunca Rualyel’in kalbine bir sızı inivermiş. “Yolun açık olsun” derken neredeyse sesi titreyecekmiş. Fakat elinden gelen bir şey yokmuş ki sesini titreten de zaten bu çaresizlikmiş. Zafenapenh kısacık ömrü boyunca boynunda bir yafta gibi taşıdığı yalnızlığı bir defa daha hissetmiş içinde ve anlamış ki bu onun kaderi. Mutlu olmak, bir gün mutlu olabilmek mümkün değilmiş sanki. “Eyvallah” demiş Zafenapenh. Hem başına ne geldiyse hem başına ne gelecekse hepsine “Eyvallah” Rualyel bu sözün sadece kendisine edilen bir teşekkür değil de kaderine razı olmuş bir adamın her şeyi kabullenişi olduğunu sezmiş. Zafenapenh masadan kalkıp giderken arkasına bile bakmamış. Rualyel’in sızısı ise Zafenapenh her adım attıkça çoğalmış ve gözlerinden süzülüp uçmuş.
Zafenapenh odasına çıkıp eşyalarını toplamış. Zaten çok da eşyası yokmuş, olanlar da küçük bir torbaya sığmış. Sonra müştemilata gitmiş. Daha önceki teşebbüslerinde hazırladıkları lamba ve ipler oradaymış onları da alıp dolabın arkasındaki odaya girmiş. Kapıdaki yazıyı okumuş yine. “Ruhun hür ise burada işin yok, değil ise dönüşün meçhuldür” Dönüşünün olmayışı ihtimalini düşünmüş. Rualyel’i bir daha görememek çok acı vericiymiş. “Zaten tanıyalı daha ne kadar oldu ki, daha gencim, karşıma çok kişi çıkar” diye düşünmüş. Bu doğruymuş ama Rualyel gibi birini bulma ihtimalinin olmadığını da biliyormuş. Bunun kaderinde olduğunu düşünmüş. “Benim imtihanım da bu, mutlu olmak benim hakkım değil” diye düşünmüş. Gönlündeki sızıyı hissetmiş. Derinden bir ah çekip “Ne vardı sanki biraz da benim istediğim gibi olsaydı her şey, böyle yaşanır mı?” demiş. Sonra nasihatçinin söyledikleri gelmiş aklına. “Yaşamak için tutunduğum şey sabır mı?” diye sormuş kendine. “Yalanı gör” diye tekrar etmiş. O zaman yaptığı şeyin korkularını görmezden gelmek için sabrın arkasına sığınmak olduğunu anlamış. Kendi yaptığı şeyin sabır değil kaçmak ve tahammül etmek olduğunu anlamış. Asıl sabır o cesareti göstermek, yapması gerekeni yapmak ve neticesinde olacaklara, eğer zor bir neticesi olacaksa, sabretmek olduğunu fark etmiş. Bu düşünceler Zafenapenh’i geri döndürmüş.
Zafenapenh geri dönmüş lakin ne yapacağını da bilmiyormuş. Rualyel’e gidip onu sevdiğini söylese de hiçbir şeyin değişmemesi olasıymış. Zaten Rualyel’in onu sevdiğinden haberi olmama şansı yokmuş. Bunun üzerine Hikar’a gidip her şeyi anlatmaya karar vermiş. Yukarı çıkıp Hikar’ın odasının önüne gelmiş. Kapıyı vurup içeri girmek istemiş lakin hem çok heyecanlıymış hem de ne söyleyeceğini, söze nasıl başlayacağını bilmiyormuş. “Endişe etme” demiş kendi kendine ve çalışma odasının kapısını vurmuş. “Buyrun” diye seslenmiş Hikar içeriden. Zafenapenh kapıyı açmış ve “Müsaitseniz bir şey konuşmak istiyorum” demiş. Hikar: “Şu an dersime odaklandım, kafam dağılsın istemiyorum. Yarın konuşuruz evlat” demiş. Zafenapenh de özür dileyerek dışarı çıkmış.
Haline isyan edercesine bir of çekerek odasına gitmiş. İçeri girdiğinde Rualyel’in kendi odasında olduğunu görmüş. Zafenapenh’i görünce irkilmiş. Panikle ayağa kalkmış ve gözlerinin yaşını silerken titrek bir sesle: “Gittin sandım” demiş. Zafenapenh kendi kalbinin sesini duyar gibi olmuş. “Seni bırakıp gidemedim” sözleri birden dökülüvermiş dilinden. Zaten kendi iradesiyle söylemek istese söyleyecek cesareti de takati de bulamazmış. Rualyel sevinçten titreyerek gülmüş istemsizce ve başını öne eğmiş. İkisi de bir müddet susmuş. Çünkü bu heyecanla konuşacak olsalar ikisi de saçma sözler söyleyebilirmiş. Zafenapenh bir iki defa söze girmeye teşebbüs ettiyse de heyecandan konuşamamış. Sonra :Ne gördün rüyanda” demiş. Rualyel biraz şaşırarak biraz utanarak bakmış Zafenapenh’e. “Bunu söyleyemem. Hikar kimseye anlatma dedi.” deyince “Nasıl” diye şaşkınlığını dile getirmiş Zafenapenh.
“Sen gideceğini söyleyince gözündeki kararlılığı gördüm. İçim sızladı. Sen buradayken mesafeli davranabileceğimi sanıyordum ama senin olmayışın ağır geldi. İçimi rahatlatmak, kendime engel olmak için rüyamı Hikar’a anlattım. İstedim ki bu işin hayırsız olduğunu o da söylesin. Fakat öyle olmadı. “Zordur ama hayırlıdır, bazan kalbin kırılabilir, buna hazırlıklı olmalısın” dedi. Ben de hemen senin odana koştum ama sen eşyalarını alıp gitmiştin. Geç kaldığımı düşündüm. Çok kötü oldum. Anne ve babamın yokluğu gibi yaktı içimi. Ağlamaya başlamışım. Dua etmek istedim ama ne diyeceğimi de bilmiyordum ki sen geldin”
“Ben de ne diyeceğimi bilmiyorum.” demiş Zafenapenh. “Senden bahsedemedim Hikar’a ama muhtemelen anlamıştır” demiş Rualyel. Bunu duyunca biraz daha heyecanlanmış Zafenapenh. Rualyel gülümseyerek iyi geceler dilemiş ve odasına gitmiş. O gece ikisi de hem mutluluk hem tedirginlik hem de heyecan karışımı hislerle yatmışlar yataklarına. İkisi de uyuyamamışlar hemen. Zafenapenh cesaret gösterip geri döndüğü için kendiyle gurur duymuş. Hem bu hareketi başarmış olmak mutluluk vericiymiş hem de o cesaretin verdiği bir haz duyduğunu fark etmiş. Rualyel ise Zafenapenh’e karşı güven hissi oluşmasından dolayı huzurluymuş.
Aradan bir kaç gün geçmiş. İki genç aşık her akşam çardakta buluşuyorlarmış. İkisi de çok mutlularmış. Kuyuya nasıl gidecekleri ile ilgili konuşmalar yapmışlar. Planlar kurmuşlar. Gece gitmenin daha tehlikeli olacağının farkındalarmış ama gündüzleri iş yüzünden gitmeleri pek mümkün değilmiş. Hikar’a durumu anlatıp ondan yol göstermesini istemeyi düşünmüşler fakat ikisi de bunu yapmanın doğru olup olmayacağını bilememiş. Hem Hikar’ın izin vermeyeceğinden de endişe ediyorlarmış birbirlerine söylemeseler de. Çünkü Zafenapenh bu yola gitmekte kendini mecbur hissediyor, Rualyel ise bunu bildiği için Zafenapenh’i bırakmak istemiyormuş. Bu yüzden Hikar’a danışma fikrini görmezden gelmiş ikisi de.
Bir gün Hikar o gün yapacak işleri olduğunu, dükkanı açmayacağını söyleyip çıkmış. İkisi de bekledikleri günün geldiğini anlamış ve Hikar çıkar çıkmaz işe koyulmuşlar. Önce ne olur ne olmaz diye her şeyi anlatan bir mektup yazıp Hikar’ın çalışma masasına bırakmışlar. Sonra yanlarına hazırladıkları çantayı alıp müştemilattaki dolabın arkasında bulunan kapıdan o odaya girmişler. Odanın diğer tarafındaki kapının üstündeki yazıyı tekrar okuyup birbirlerine bakmışlar. Sonra Zafenapenh yavaşça açmış kapıyı. Kapı kapanmasın diye kapının önüne ağır bir eşya koymuşlar. Ellerindeki ipin bir ucunu da odanın içinde bir yere bağlamışlar ve yanlarına küçük bir dayama merdiven de alıp ipi salarak kuyuya doğru ilerlemeye başlamışlar.
Kapılardan geçmişler, merdivenlerden inmişler, koridorları bitirmişler ve kuyunun ağzına gelmişler. Zafenapenh merdiveni kuyunun ağzına çıkmak için kuyu yolunun aşağıya uzanan en alt yerine dayamış. Bir ucunu odaya bağladıkları ipin diğer ucunu da gelişigüzel merdivenin basamağına bırakmış. Sonra da lambayı söndürüp çantaya koymuş ve çantadan bir halatın ucunu çıkarıp “Ben yukarı çıkıp ipi aşağı salacağım seni yukarı çekeceğim” demiş Zafenapenh. Rualyel: “Beni burada yalnız bırakma, korkuyorum” deyince Zafenapenh’in de içini bir korku kaplamış. Kuyu yolu dar ve birlikte tırmanmak zor olacağı için başka bir yol düşünmüş. Çantadan çıkardığı ipin bir ucunu Rualyel’in beline bağlamış. Bağldığı yerden iki metre kadar boşluk bırakıp kendi beline bağlayıp artan ucu çantaya komuş ve çantayı omuzuna asmış. Önce Zafenapenh arkasından Rualyel merdivenden kuyu yoluna tırmanmaya başlamış.
Bayağı zorlanmışlar; ayakları kaymış, sivri taşlar ellerini yaralamış, korkmuşlar, ümitsizliğe kapılmışlar ama kuyunun ağzına ulaşıp dışarı çıkmayı başarmışlar. Çıkmışlar lakin ikisi de şaşıp kalmış. Çünkü kuyu, boş bir arazideymiş. Etrafta ne bir ev ne de bir insan varmış, yalnızca otlar, çiçekler ve ağaçlar… Bitkiler dışında tek bir hayat belirtisine rastlamamışlar. Ne bir kuş ne bir böcek, rüzgar bile esmiyor, kendi nefeslerinden başka tek bir ses bile duyulmuyormuş. Ne yapmaları gerektiğini bilememişler. Etrafta bir şeyler bulmak için kuyudan uzaklaşmalrı gerekiyor ama kuyuyu tekrar bulamamaktan korkuyorlarmış. “Bu nedir?” diye sormuş Zafenapenh. Rualyel neden basettiğini anlamamış ve soru soran gözlerle bakmış. Zafenapenh konuşmaya başlamış. Aslında konuşmuyor, yüksek sesle düşünüyor gibiymiş.
“Ben bu kuyuya nasıl atıldım. Burası neresi. Burayı daha önce görmedim ben.” Konuşurken bazen etrafına bakıyor bazen kuyuya bazen de Rualyel’e bakıyormuş. Fakat gözleri öyle ifadesizmiş ki baktığı hiçbir şeyi aslında görmüyor, aslında bir hayal aleminde dolaşıyor gibiymiş.”Ben buraya hiç gelmedim. Bu kuyuya nasıl düştüm. Kuyudan sizin eve bir yol varsa başka yerlere giden yollar da olabilir. Belki başka bir yoldan getirip bırakmışlardır beni. Gerçi öyle olsa neden kuyunun ağzının kuyuya açıldığı yere bıraksınlar. Bir dakika. Başka yollar varsa benim sana gelmem benim tercihim o zaman. Çünkü bu yolu ben seçtim. Fakat ayağıma ip takılmıştı, ben o ipi takip ettim. Her şey sanki tesadüf gibi ama her şeyin de bir sebebi var.” Sonra ani bir şekilde Rualyel’e dönüp devam etmiş.” Bak burası neresi bilmiyorum, belki de sonsuz bir düzlüktür. Burada yola çıkmak gerçekten ürpertici ama hayat da böyle değil mi zaten. Bir bilinmeze gitmek değil mi her gün. Başımıza ne geleceğini bilmeden yeni güne uyanıyoruz her gün. Her gece, her uykuya dalış, tıpkı böyle bir vadiye uyanmaya bir niyet ediş değil mi?” Zafenapenh elini Rualyel’e doğru uzatmış. “Hadi! Hadi ver elini, yol bizi nereye götürürse oray gidelim.” Rualyel korkak gözlerle bakmış. Zafenapenh tekrarlamış: “Hadi! Korkuyorsun anlıyorum, ben de korkuyorum. Bak burayı iyice kafamıza yazalım, hatta istersen bir harita çizeriz, gittiğimiz yerleri, döndüğümüz köşeleri işaretleriz. Bir şey bulamazsak geri döneriz, ne dersin?”
Rualyel Zafenapenh ile gitmek istiyormuş ama içinde de adını koyamdığı bir tereddüt varmış. Sanki evden çıkarken bir şey unuttuğunu hissedip de ne unuttuğunu bir türlü hatırlayamıyor gibiymiş. Derken elini Zafenapenh’e uzattığını fark etmiş. Eli Zafenapenh’in eline yaklaştıkça içindeki ürperme daha çok artıyor, duyguları birbirine daha çok karışıyor ama elini uzatmasına da engel olamıyormuş. Sonunda elleri kavuşmuş. İkisinin de kalbi hızlanmış, yüzleri kızarmış. Zafenapenh kızın elini sıkıca tutup güneşe doğru yürümeye başlamış ama bir kaç adım attıktan sonra kız adamı durdurmuş.
Zafenapenh endişeyle dönüp bakmış. Rualyel endişeli ve yalvarır gibi bir bakışla “Hikar” demiş. “Haber vermeden mi gideceğiz.” Zafenapenh içindeki pervasızlıktan sıyrılmış birden. Sanki kapıldığı bir büyüden kurtulmuş gibi kendine gelmiş. “Haklısın” demiş. İkisi de biraz rahatlamış hissetmiş kendini. Sanki zor bir işin altından kalkmış ve bu işi başarabildikleri için kendileriyle gurur duyuyor gibiymişler.
Önden Rualyel arkadan Zafenapenh, halt bellerinde bağlı olarak kuyunun ağzından içeri girmişler. Kuyu yolu bitip en aşağı indiklerinde Rualyel merdivenin düştüğünü farkedip Zafenapenh’e söylemiş merdivenin düştüğünü. Zafenapenh, belindeki ipi çözüp aşağı atlaması gerektiğini söylemiş. Rualyel söyleneni yapıp aşağı atlamış. Arkasından da Zafenapenh inmiş kuyuya. Yalnız aşağı inince çanta yere düşmüş ve ıslanmış. Zafenapenh hemen çantayı almış ve içini açıp kontrol etmiş. Lambanın kırılmasından korkuyormuş. Lambanın kırılmadığını görünce sevinmiş. Hemen çıkarıp yakmak istemiş ama kibritlerin ıslandığını anlyınca endişesi geri gelmiş. Durumu Rualyel’e söylemiş çaresiz. Yapacak bir şeyleri olmadığını farkedince Zafenapenh çantayı tekrar sırtına asıp birlikte merdiveni bulmaya çalışmışlar ama bulamamışlar. O zaman anlamışlar ki tahta merdiven yere düşünce kuyu içindeki suyun üzerinde yüzüp akıntı ile sürüklenmiş. Haliyle odadan çektikler ipin ucu da kaybolmuş. Zafenapenh aynı şeyleri tekrar yaşayacak olmaktan dolayı çok mutsuz olmuş. Bu sefer yanında Rualyel’in de olması duygularını alt üst etmiş. Rualyel tirek bir sesle “Ne olacak şimdi?” diye sormuş. Zafenapenh ise kendinden emin bir şekilde “Bilmiyorum” demiş. Aslında kuyunun üstünde ne oluyorsa şimdi kuyunun içinde de aynı şeyin olduğunu sadece seçimlerimizin olasılıkları azalttığını, kader denilen şeyin hem elinde hem de iradenin dışında bir şey olduğunu hissetmiş ve eklemiş: “bu da çok iyi bir durum.” Sonra da Rualyel’in şaşkın bakışları altında devam etmiş: “Neticeyi yani işin sonunu düşünmek bizim işimiz değil. Biz fiillerimizden sorumluyuz. Yapmamız gereken iki şey var. Birincisi müspet hareket etmek, ikincisi ise endişe duymamak” Rualyel bu içinde bulundukları durumda Zafenapenh’den duyduğu bu sözler karşısında biraz öfkelenmiş. “Zamanı mı şimdi” diye çıkışmış. Zafenapenh gülümseyerek Rualyel’in elini tutup “Tam zamanı, gel” deyip ayağını sürüyerek suyun içerisinde bir şeyler aramaya başlamış. Rualyel de bir bildiği olduğunu düşünerek takip etmiş Zafenapenh’i.
Zafenapenh ayağıyla suyun altında, ne aradığını da bilmeden böyle ilerlerken ayağına portakal büyüklüğünde bir taş takılmış fakat ilk başta önemsememiş. Bir adım sonra aynı şekilde bir taşa daha denk gelmiş. Sonra her adımda ayağı bir taşa denk gelince aradığı şeyi bulduğunu anlamış. Taşları takip etmiş ve yine ilk kuyuya girdiğinde denk geldiği merdivene denk gelmiş. Rualyel’e dönüp “Merdivenleri bulduk” demiş. İkisi de çok sevinip çıkmışlar merdivenleri. Sonra kapılar ve koridorlar geçip bir odaya denk gelmişler lakin bu oda kendi evlerinin müştemilatına ait değilmiş. Bunu fark edince biraz endişelenmişler. Sonra odanın kapısını açmışlar ve başka bir odaya çıkmışlar. Bu oda karanlık ve çok kötü kokuyormuş.
Odada pencere yokmuş ama duvarları taş değil ahşap olduğu için kuyudan çıkabildiklerini anlmışlar. Buranın da kendi evlerindeki müştemilat gibi kullanılmayan bir oda olduğu belliymiş. İlerleyip kapıyı bulmuşlar. Açmaya çalışmışlar ama kapı kilitliymiş. “Korkma buluruz bir yolunu” demiş Zafenapenh. “Bence geri dönelim” diye itiraz etmiş Rualyel. Zafenapenh buraya kadar gelmelerinin boşuna olmadığını en azından dışarıda ne olduğuna bakmaları gerektiğini söyleyince razı olmuş kız.
Zafenapenh odada kapıyı açabilecekler bir şey aramış ve şöminenin yanında uzun demir bir çubuk bulmuş. Kapının kilidinin olduğu taraftan kapıyla kasasının arasına sokup demiri kastırmış ve ahşap kapı, demirin olduğu yerden kırılarak açılmış. Kapı açılınca önlerine ahşap bir merdiven çıkmış. Merdivenin sonunda da yine ahşap bir kapı varmış. Çıkıp bu kapıyı da açınca eski bir evin içine girmişler. Bu çıktıkları oda bu eski evin mahzeniymiş. Ev ise çok soğukmuş ve içeride kimse yokmuş. Eşyalar eski ve toz içindeymiş. Ev terk edilmiş gibi duruyormuş. Evin bir katının daha olduğunu fark edip üst kata çıkmışlar. Burası da aynı durumdaymış. Bütün perdeler kaplı olduğu için içerisi biraz karanlıkmış. Zafenapenh pencereye yaklaşıp yavaşça perdeyi araladığında gözlerine inanamamış. Hemen Rualyel’i çağırıp dışarıyı göstermiş. Rualyel elini göğsüne koyarak “Nasıl olur” diye haykırmış. Çünkü dışarıda kar yağmaktaymış.
İkisi de şaşkınlıkla bakmışlar birbirlerine. “Biz gelirken yaz daha yeni başlamıştı, burada kar yağıyor” demiş Zafenapenh. “Yazın da kar yağamaz mı?” diye sormuş Rualyel. “Belki yağabilir” diyerek dışarı bakmış Zafenapenh ama ağaçlarda yaprak olmadığını görüp Rualyel’e göstermiş. “Burası kışın ortasında” demiş.
Soru soran gözlerle baktığını görünce Rualyel’in, düşünmeye başlamış. “Burası başka bir kader. Dışarı çıkarsak başımıza ne geleceğini bilemeyiz. Vakit kaybetmeden geri dönmeliyiz” demiş Zafenapenh ve hemen yola koyulmuşlar. Çıkmadan önce de bir kibrit bulup lambayı tekrar yakmışlar.
Geldikleri yoldan tekrar kuyuya dönmüşler. Yol kendi evlerinden çıkan yolla bire bir aynıymış. Bu iki yolu yapan kişi de ya aynı kişi ya da aynı zatın emrinde olduğu belliymiş. Kuyunun ağzına geldiklerinde lambayla etrafa bakmışlar. Merdiven görünmüyormuş. Sonra Zafenapenh çantadaki ipten bir parça koparıp Rualyel’e hareket etmemesini söylemiş ve ip parçasını suyun üzerine bırakmış. Akıntının ne tarafa gittiğini takip edip o tarafa doğru biraz gidince merdiveni bulmuş. Neyse ki ip de hala merdivenin üzerindeymiş. “Buldum” diye sevinçle bağırmış. Merdiven kaybolmasın diye yanına alıp kuyunun ağzına gelmiş tekrar. “Hadi dönelim artık” demiş Zafenapenh ama Rualyel duraklamış. “Yukarı tekrar çıkıp bakmalıyız bence” demiş. “Neden” diye sormuş Zafenapenh.
Rualyel bir şeyler hatırlamya çalışıyor gibi söze başlamış: “Annem bir hikaye anlatmıştı ben çocukken. Tam hatırlayamıyorum ama iki kişi zaman tüneli diye bir yerden geçiyordu. Tünelin içinde bir kapı vardı ve o kapıdan her geçildiğinde mevsim değişiyordu. Sonra iki kişi burdan geçiyor ve biri geçtikten sonra kapı kapanıyor. Kapıdan geçen dönüp kapıyı açınca diğeri kayboluyor. Çünkü biri için mevsim değişiyor kapıyı tekrar açınca mevsim yine değişiyor ve diğer kişi başka mevsimde kalıyor. Biz yukarı çıkmadan önce yazdı şimdi kış. Tekrar, hem de ikimiz birden yukarı çıkmalıyız.” Zafenapenh: “Ama bu sadece bir hikaye” demiş. Rualyel ise kararlı bir bakışla: “Benim annem o evde büyüdü” demiş. Bunun üzerine merdiveni tekrar dayamış Zafenapenh. Halatı çıkarıp yine önceki gibi bellerine bağlamış. Sonra merdivenin ayağından küçük bir parça çubuk kırıp kuyu yolunun duvarındaki taşların arasına iyice sokup odadan çektikleri ipi buna bağlamış. Lambayı da bu çubuğun ucuna asmış ki merdiven tekrar düşerse ki akıntının tekrar düşürmesi muhtemel, en azından ip ve lamba kaybolmasın.
Yukarı doğru tırmanmaya başlamışlar. Zafenapenh yukarı çıkmış arkasından da Rualyel. İkisi de artık şaşırmayı bırakmış çünkü olması gereken şey aslında olmayacak şeylermiş bu kuyudayken. Kuyudan çıktıklarında kendilerini bir çölde bulmuşlar. Birbirlerine bakıp doğru yolda olduklarını anlamışlar. Tekrar kuyu ağzına girip bir miktar indikten sonra yukarı çıkmışlar geri. Bu sefer de sisli ve soğuk bir dağda bulmuşlar kendilerini. Bir sonraki seferde ise devasa buz dağlarının olduğu boş ve karlarla kaplı bir yere çıkmışlar. Bir sonrakinde yine o çiçekli bahçeye çıkmayı umarak içeri girmişler. Tam yukarı çıkacakken Zafenapenh: Bir dakika, biz buraya ilk çıktığımızda yukarısı bahçeydi. Biz içeri girip o evin mahzenine çıktığımızda ise kar yağıyordu. Şimdi tekrar bahçeye çıkıp geri inersek bizim evin olduğu yer kışa denk gelebilir” demiş. Rualyel: “Hikayede kapıdan her geçişte mevsim değişiyordu. Bizim orda biz ayrılırken yazdı. O zaman bahardan sonra yaz gelmesi gerekmez mi?” diye sormuş. “Ama zaten bahardan sonra diğer eve gittik orası kıştı?” demiş Zafenapenh. İkisinin de kafası karışmış. Derken Rualyel: “O zaman kuyuya girmek ters oluyor. Yani biz baharda dışarıdan kuyuya girdik ve tersine giderek kışa döndük” demiş. “Ama yazdan çıkınca da sonbahara çıkmamız gerekmez miydi o zaman, biz bahara çıktık” demiş, Zafenapenh. “Bana güven” demiş Rualyel. “Tam hatırlayamıyorum ama annemin anlattığı hikayede öyle bir şey vardı sanki” Zafenapenh düşünmeye başlamış. Rualyel: “Hadi güven bana, çok yoruldum” demiş. Zafenapenh: “Eğer haklıysan sonbahara varana kadar değiştirip sonra inmamiz gerekir, şimdi çıkacağımız bahar, iki defa daha çıkıp sonbahara ulaşıp sonra inmeliyiz o zaman” demiş ve yukarı çıkmışlar. Çıkmışlar fakat bu sefer de ay ışığının aydınlattığı yıldızlı bir geceye çıkmışlar. Üşümüyorlarmış ama sıcak da değilmiş. Yerler çakıl taşlarıyla dolu ama düzlükmüş. Etrafta ise hiçbir şey yokmuş.
Kuyunun duvarına oturup düşünmeye başlamışlar. Zafenapenh: “Sanki kuyunun aklı var, biz ne yapsak karşılık bulamayacakmışız gibi” demiş. “O zaman merdiveni tekrar bulamazdık” demiş Rualyel. “Bilmiyorum kafam çok karıştı” demiş Zafenapenh. Biraz daha düşündükten sonra Rualyel: “O zaman şimdi aşağı inelim. Eğer odadan çektiğimiz ip yerindeyse geri dönelim. Artık ne olacaksa da razı olalım. Başka bir şey gelmiyor benim aklıma. Hem acıktım hem de çok yoruldum. Gücüm kalmadı.” demiş. Zafenapenh de mantıklı bulmuş bu fikri ve kuyuya girmişler tekrar. Aşağı indiklerinde hem merdiven hem de çubuğa taktıkları ip ve lamba yerinde durmaktaymış. Merdiveni yere bırakıp odadan çektikleri ipin ucunu merdivene bağlamışlar ve ipi toplamadan takip etmişler.
İpi takip ederek müştemilata ulaşmışlar. Yine başka bir yere gelmiş olmaktan korkarak kapıyı açmışlar ama bu sefer korktukları gibi olmamış. Evlerine geldikleri için çok sevinmişler. Odalarına gidip üzerlerini değiştirmişler. Vakit akşama yaklaşmaktaymış. Rualyel mutfağa gidip yemek yapmaya başlamış Zafenapenh ise çardağa gitmiş. Sonra Zafenapenh’in aklına Hikar’a bıraktıkları mektup gelmiş. Hemen mutfağa koşup Rualyel’e mektubu almasını söylemiş. Rualyel de mektubu hatırlayınca heyecanla koşarak Hikar’ın çalışma odasına gitmiş. Geri döndüğünde ise korku ve heyecan karışımı bir duyguyla “Mektup yok” demiş. Zafenapenh de aynı duyguyla irkilmiş. Çaresiz Hikar’ı beklemeye başlamışlar.
Akşam olunca Hikar eve gelmiş. Mutfaktan yemek kokuları geldiğini duyunca koşarak mutfağa gelmiş ama kimseyi bulamamış burda. Sonra hızla bahçeye koşmuş. İkisini de çardakta olduğunu görünce hemen yanlarına gitmiş. Hikar’ın geldiğini görünce ikisi de ayağa kalkıp suç işlerken yakalanan çocuklar gibi önlerine bakmışlar. Hikar: “Demek döndünüz” diyerek koşmuş ve önce Rualyel’e sonra da Zafenapenh’e sarılmış. İkisi de şaşırarak Hikar’a bakmış. Şaşırdıklarını görünce “Farkında değil misiniz?” diye sormuş Hikar. “Neyin?” demiş Zafenapenh. Hikar başını iki yana sallayarak “Siz gideli tam bir yıl oldu” deyince birbirine bakıp kalmışlar. Hikar hiçbir şey fark etmediklerini görünce her şeyi baştan anlatmış.
“O odayı babam ben daha çok küçükken göstermiş ve ne olursa olsun buradan girme demişti. Orası bize göre bir yer değil demişti. Ben korkmuştum ve bırakın o kapıdan geçmeyi o müştemilata bile girmemiştim. Sonra da unutmuştum. Bir gün kız kardeşim yani Rualyel’in annesi yanıma geldi ve müştemilatta bir kapı bulduğundan bahsetti. Kızdım ve asla oraya gitmemesi gerektiğini söyledim. İlk zamanlarda beni dinledi ama evlendikten sonra yine sorular sormaya başladı. Anladım ki mevzudan kocasına da bahsetmiş ve bu soruları sormasını kocası istiyor. İkisine de kızdım. Asla oraya gitmemelerini söyledim ama beni dinlemediler. Bir gün sizin yaptığınız gibi bir ip bağlayıp girmişler buraya. Geri döndüklerinde ise kardeşimin kocası hasta oldu. Meğer içeride birbirlerinden ayrılıp tekrar buluşmuşlar ama aradan çok zaman geçtikten sonra buluştukları için yani aynı mekanda farklı zamanı yaşadıkları için kocasında anlayamdığımız bir hastalık oldu. Rualyel’in yeni doğduğu zamandı. Zamanla iyileşti ama arada bir tekrar nüksediyordu hastalığı. Öksürüyor ve kan kusuyordu. Çok acı çekiyordu ama bir kaç gün içinde de iyileşiyordu. İyileşiyordu iyileşmesine ama sanki günden güne yaşlanıyor gibiydi. Rualyel 10 yaşına geldiğinde annesi hala gencecikti ama babsının saçları beyazlamış yüzü ve elleri kırışmaya başlamıştı. Daha 32 yaşındaydı ama 50 yaşındaki biri gibi görünüyordu. Bu durumu düzeltmenin yolunun tekrar oraya gitmek olduğunu düşündüğünü söyledi bir gün kardeşim bana. Şiddetle karşı çıktım. Söz istedim girmesinler diye, yeminler ettirdim. Kapılara kilit vurdum ama beni dinlemediler. Bir akşam eve geldiğimde sizin yaptığınız gibi bir mektup bırakıp gitmişlerdi. Günlerce, aylarca bekledim ama gelmediler. Sonra Muibar’ın, o zaman hayattaydı, yanına gidip durumu anlattım. Muibar’ın dediğine göre burası bir nasihatçi yoluymuş. Yeryüzüne şimdiye kadar 12 tane nasihatçi gelmiş. Sonuncu nasihatçinin de yeni doğmuş olduğunu tahmin ediyormuş. Nasihatçilerin buna benzer çok yolları varmış. Bu yollar zaman ve mekanın üzerindeymiş. Oraya izinsiz girenlerin yolun mahiyetini bilmedikleri için başlarına gelecek şeyler tahmin bile edilemezmiş. Oraya girip çıkmak çok zormuş. Asıl sıkıntı birden fazla kişi girer de birbirlerinden ayrılırlarsa tekrar birbirlerini bulmanın daha da zor olması ve bulsalar bile eğer birinin zamanı diğerinden ileri giderse bu durumda o kişi için zamanın daha hızlı akmaya başlamasıymış. Sonra Muibar bana bazı tılsımlı sözler ve dualar öğretti. Fakat ilk defa buraya girenler için işe yarayacağını, şimdiye kadar buraya girip de çıkabilen, çıksa da tekrar girmeye cesaret edebilenlerin olmayacağını, bu yüzden bu tılsımlı sözlerin ve duaların işe yarayıp yaramayacağından emin olmadığını söyledi. Ben yine de her ihtimale karşı bu sözleri ve duaları okudum. Her gün, yıllarca her gün okudum ama geri gelmediler. Muibar öldükten sonra da ümidim kalmadı ve okumayı bıraktım. Sizin aranızda bir şeyler olduğunu seziyordum. Eğer o mektubu bırakmasaydınız ikinizin beraber kaçıp gittiğinizi düşünebilirdim. Fakat mektup sayesinde o yola girdiğinizi öğrenince bu duaları okumaya başladım tekrar. Tam bir yıldır her gün okudum. Nihayet döndünüz. Eğer bunları okumasaydım belki de asla dönemeyecektiniz”
İkisi de duydukları karşısında hayrete düşmüşler. Ne kadar tehlikeli bir iş olacağı akıllarına bile gelmemiş. Sonra Zafenapenh “Nasihatçi nedir” diye sormuş. Hikar biraz düşündükten sonra konuşmaya başlamış. “Nasihatçiler aslında Muibar’dan duymasam gerçekten var olduklarına bile inanmayacağım kişiler. Bunlar daha doğuştan bütün ilimleri bilerek doğarlar fakat ilim tecrübe gerektirir. Onlar ömür boyu tecrübe peşinde koşarlar. Bebekken bile hiç ağlamazlar. Zaman ve mekan ile bizim gibi mukayyettirler. Yani bizim gibi yaşlanır ve ölürler. Bir ömürleri vardır. Fakat zaman ve mekan bizim için bir sırken onların ilminde sır değildir. Nasihatçiler zamankıranlar ya da sırçözenler gibi değildir. Sırçözenler herkesi ihya için uğraşır. Zamankıranlar aslında bir davaları vardır onun için uğraşır ama nihayetinde yine tüm insanlığın ihyasına hizmet etmiş olur. Nasihatçiler ise sadece kendi seçtikleri kişiler için uğraşırlar. Fakat diğerlerinden farklı olarak nasihatçiler yaptıkları iyiliğin karşısında ücret talep ederler. Yardım ettiği kişi ücreti ödemezse de zorla alırlar. Fakat bu ücret bir para ya da değerli bir şey değildir. Muhatabından bir şey yapmasını ister. İstediği bu şey aslında o kişinin yani nasihatçinin yardım ettiği kişinin ihtiyacı olan şeydir. Kişi zaten yapması gerekeni bilmediği ama yaptığı zaman da tüm istidadının inkişaf edeceği bir şey olduğu için ondan o şeyi yapmasını ister. Kişi istenileni yaparsa ne ala ama yapmazsa nasihatçi bu şeyi ona zorla yaptırır. Bunun için de bahsettiğim yani sizin de girdiğiniz o yolları kullanır. Burdaki asıl sıkıntı şu: ben şimdiye kadar ne bir nasihatçi gördüm ne de ona denk gelen birini. Sen ilksin. Benim bildiğim daha doğrusu Muibar’dan öğrendiğime göre, nasihatçinin yapmasını istediği şeyleri yapmayanlar yani ücretini ödemeyenler o yapmaları gereken şeyi yapmak zorunda kalıyormuş. Bu ise başlarına öyle gelirmiş ki rüya ile gerçek arasında bir durummuş bu. Kişi yapması gerekeni zorla yapıp bitirdikten sonra uykudan uyanır gibi uyanıp nasihatçiyi son gördüğü zamanda bulurmuş kendini fakat rüyasında yaptığı her şey başına geldiği gibi kalırmış. Yani uykudayken eli kesilse uyandığında da yine eli kesik olurmuş. Rüyada geçen zaman yaşına eklenirmiş.”
Zafenapenh söylenenleri şaşkınlıkla dinlemiş. Hikar’ın sözü bitince “O zaman ben uykuda mıyım yani?” demek istemiş ama konuşamamış. Ağzını açtığında sesinin çıkmadığını fark etmiş. Sanki konuşmaya her çalıştığında göğsü kilitleniyor gibiymiş. Kendini zorladıkça da nefesi daralmış ve nihayet nefesi kesilmiş. Konuşmaktan vazgeçmiş ama hala nefes alamıyormuş. Dilinin uyuştuğunu hissedince bayılacağını anlamış ve gözleri kararırken aklında Rualyel varmış. Çünkü bu kendinden geçişin geri dönüşü olmadığını seziyor ve Rualyel’i bir daha göremeyecek olmaktan endişe ediyormuş.
Gözünü açtığında Hadimuhak’ın kendisini, omuzuna dokunarak uyandırmaya çalıştığını fark etmiş ve fırlayarak yataktan çıkmış. Bu ani hareket neticesinde korkarak geri çekilmiş Hadimuhak. Zafenapenh koşarak odadan çıkmış ve salondaki masanın üzerinde duran beze sarılı parayı görmüş. Gidip bezi almış eline. Şaşkınlık, korku, öfke… Bütün bu duygular fütursuzca girip çıkıyormuş kalbine. Hadimuhak peşinden çıkmış odadan ve Zafenapenh’i elindeki ile görünce “Bir çocuk bıraktı onu, borcun mu varmış ne, tam anlamadım” demiş.
Zafenapenh hiçbir şey söylemeden odasına gitmiş. Bu yaşadıkları inanılır gibi değilmiş. Ellerine bakmış o zaman ve kuyuya tırmanırken taşların yaptığı yaraları görmüş. Olanlara hala inanamıyormuş. Aradan o kadar zaman geçmesine rağmen aslında yalnızca bir kaç saat geçmiş. Rualyel diye biri gerçekten var mı? Varsa bile olanlardan haberi var mı? Aklına bir sürü soru geliyor ama hiçbirine bir cevap bulamıyormuş. Fakat kesin olan bir şey varmış o da şehri terk etmesi gerekiyor olmasıymış.
Zafenapenh eşyalarını toplayıp Hadimuhak’ın yanına gitmiş ve evden ayrılması gerektiğini söyleyip Hadimuhak’ın şaşkın bakışlarına aldırmadan evden çıkmış. Ne yapacağını bilmeden rastgele yürümüş bir süre. Hipotria’ya nasıl gideceği, gitse bile gerçekten Hikar ve Rualyel diye birilerinin var olup olmadığı, olsa bile tekrar onlarla aynı şeyleri yaşayıp yaşamayacağı, hiçbir sorunun cevabı yokmuş. Lakin gitmekten başka çaresi de yokmuş.
Çantasını omuzuna atmış ve tırmanmaktan yorulan kollarını ovalayarak şehrin ilerisindeki kervansarayın yolunu tutmuş. Bir bilinmeze doğru böyle korkmadan gittiğini fark edince de yüzüne bir tebessüm yayılmış. Dilinden şu sözler dökülmüş: “Sağol çocuk, her şey için sağol”
SON
