Soğuk bir sonbahar gecesiydi. Adam gri yün paltosunun yakasını kaldırmış, elleri cebinde usul usul yürüyordu. Otobüs durağına gelince kol saatine baktı önce. Sonra bir sigara yakıp durağın demir direğine yaslandı. Arada bir hafif bir rüzgar esiyor, yolun karşısında, sokak lambasının altındaki ağaçtan yapraklar dökülüyordu. Son otobüsün çoktan geçtiğine emindi ama yine de bekliyordu. Bu hali aslında bütün bir hayatının özetiydi. Bunu biliyordu, bundan nasıl kurtulacağını da biliyordu. Sigarasından bir nefes daha aldı. Acıkmış olmasına rağmen sigaranın tadının rahatsız etmiyor olması hoşuna gitmişti. Gözünü anlamsızca karşısında duran ağaca dikmiş, hiçbir şey düşünmek istemeden sigarasını içmeye devam ediyordu. Kendine söylemek istediği her şeyden vazgeçti. Ne söyleyeceğini ezbere biliyordu zaten.
Neden bu hal hoşuna gidiyordu, neden sonunda eve yürüyerek gitmek zorunda kalacaktı, neden taksiye para vermek istemiyordu, sonbahar neden güzeldi, hüzün neden böyle lezzetliydi, sigarayı neden seviyordu, neden hala otobüs bekliyordu ve neden hep böyle oluyordu da hep yanlış olanı seviyordu? Kendini, nereden geldiğini bilmediği bu hüzne bırakmak istedi sadece. Sabah erken kalkıp işe gitmesi gerektiğini aklına getirmemeye çalışarak içti sigarasını. Her zaman yaptığı gibi gelmeyecek olan otobüsü yarım saat bekledikten sonra tekrar yola koyuldu.
Eski demir kapıyı açarken çıkan gürültü hep canını sıkmıştır. Sessizce merdivenlerden en üst kata çıkmak, ses çıkarmadan anahtarla kapısını açıp eve girmek… Önce perişan haldeki mutfağa girdi. Yüzünü buruşturdu. Hemen mutfak tezgahına arkasını dönüp buzdolabını açtı. Çalışmadan girdiği sınavda, önündeki soru kağıdına bakar gibi, ne aradığını bilmeden baktı buzdolabına ve hiçbir şey almadan tekrar kapattı. Sonra bir anda sorunun cevabı aklına gelmiş ama nereden başlayacağını bilememiş gibi hissetti ve eski sehpanın üzerinde duran sade patates cipsini aldı. Dolabı açıp yarısı içilmiş bir litrelik gazlı içeceği aldı ve içeri odaya geçti.
Kanepeye oturdu. Önündeki sehpanın üzerinde açık vaziyette bulunan bilgisayardan şarkı açmak istedi. Ne dinlemek istediğini düşündü bir süre. “İmkansız” yazdı bilgisayar tuşlarına basarak. Zeki Müren ismini görünce hemen açtı. Bu şarkının sözleri ona hep bir ozan tarafından yazılmış hissi veriyordu.
Yıldızlara baktırdım fallarda çıkmıyorsun
Seni görmem imkansız, rüyalarım olmasa
Pencereden bakmıyor, yollara çıkmıyorsun
Seni görmem imkansız rüyalarım olmasa
Yalvarırım mektup yaz, beş dakika ayır da
Su serp yanan bağrıma, varlığını duyur da
Yaban gülü gibisin dağda, kırda, bayırda
Seni dermem imkansız rüyalarım olmasa
Şarkının sözlerini kimin yazdığına baktı ve “Söz” kısmında Cemal Safi ismini görünce kendiyle gurur duydu. Sözleri güzeldi aslında bu şarkının ama bir iki kısmı dışında müziğini pek sevmiyordu. Bu yüzden biraz dinledikten sonra şarkıyı durdurdu. Zaten uzun zamandır rüyasında da göremiyordu. Sonra internet tarayıcısını kapatıp logosundaki ses dalgası işareti tam düz durmak yerine hafif sağa eğik olduğu için her fark edişinde rahatsız olduğu müzik paylaşım programını açtı. “Ulyss” yazdı arama kısmına. Ulysses’ Gaze yazısı çıktı. Çıkan yazıya tıklayıp albümü açtı ve her zaman yaptığı gibi 10. sıradaki 17 küsur dakikalık versiyonun üzerine tıkladı. Müzik çalmaya başlar başlamaz akşamdan beri yaşadığı hüzün sanki kimlik bulmuş gibi oldu. Arkasına yaslandı ve ilk bir buçuk dakikalık kısmını dinledi sessizce. Buradan sonra eser bir parça yavaşlıyordu.
Cips paketini ve içecek şişesinin kapağını açtı ve yemeye başladı. Çalan müzik dördüncü dakikadan sonra tekrar hızlanmaya başlıyor ve yedinci dakikaya kadar hızlanarak gidiyordu. Yedinci dakikadan sonra sanki başka bir esere geçiyor gibi yavaşlıyor ve tatsızlaşıyordu ve bu kısım gelince şarkıyı en başa alıp baştan başlıyordu dinlemeye. Şiir ya da hikayelerini yazarken hep müzik dinlerdi. Bir eser seçerdi ve yazı bitene kadar aynı eser tekrar tekrar çalardı. Bundan önce Gambia asıllı İngiliz şarkıcı Sona Jobarteh’in Mamamuso isimli şarkısını dinliyordu. Bir zaman sonra şarkı fazla arabesk gelmeye başladığı için değiştirmek istedi ve iki üç aydır bu çalan eseri dinliyordu.
Klasik arabesk severdi aslında. Ferdi Tayfur’un bir çok şarkısını ezbere bilirdi. Fakat herkesin aksine şarkıların sözleri değil müzikleri için severdi arabesk müziği. Kahir ekserîsi kürdi makamında olan arabesk şarkılar bu melankoli halinde kalmasına daha fazla olanak sağlıyordu. Belki de arabesk sevmesinin sebebi buydu. Alında bu durumu fark ediyordu fakat buna aldırış etmiyordu. Yiyecekleri bitirip boş kapları görüş alanının dışında kalacak bir yere koydu. Sehpanın üzerinde sadece bilgisayar, sigara, çakmak, kül tablası ve neredeyse yarısına kadar okuduğu ama iki aydır olduğu yerde duran eski basım bir roman vardı. Şiir yazmak isteği doğmuştu içine ve önce bir sigara yaktı. Sonra da geriye yaslanıp bilgisayardan açtığı boş beyaz sayfaya bakmaya başladı.
Bazen filmlerde yazar ya da müzisyenlerden duyduğu “ilham gelmiyor” sözü onun için geçerli değildi. Yazmak için işe koyulduğunda her zaman bir şeyler üretebilmeyi beceriyordu. Fakat bu melankolik zamanlarda yazmayı daha çok seviyordu. İhtiyacı olan şey ilham değil yazma isteğiydi ve bu gece tam zamanıydı. İyi şiirin nasıl bir şey olduğunu da iyi biliyordu ama iyi şiir yazacak kader sabredemiyordu hiç. Bir an önce bir şeyler yazılıp çıksın istiyordu. Bu yüzden şiir olgunlaşana kadar bekleyemiyordu. Yaptığı tek şey aslında o melankolinin üzerini süslemekten başka bir şey değildi.
İki üç saat uğraşırdı bir şiir yazmak için. Üç saat içerisinde bitmezse şiir, çoğunlukla öylece bırakırdı. Ya sonra devam edip bitirirdi ya da öylece unutulup kalırdı. Yazdığı şiiri, dinlediği müziği başa alıp, baştan okurdu yazma işi bitince. Genellikle şiirin tamamını beğenmezdi ama içinde beğendiği kısımlar olması hatırına olmuş sayardı. Yazdıklarını kimsenin anlamayacağını düşünürdü hep. Kimseye bir faydası dokunmayacak şeyler. Gerçek hisleri anlaşılmasın diye çok kapalı yazıyordu. Kelimelere farklı anlamlar yükleyerek daha da karmaşık hale getiriyordu işi. Fakat bu üslup etkileyici cümleler doğurduğu için bu huyundan vazgeçmiyordu. “Belagatın iktizası iphamdır” cümlesini, en güvendiği yazarın kitabında okuduktan sonra da bu üslupta karar kılmıştı.
Bir saat kadar uğraştıktan sonra şiirin gidişatı belli olmuştu. Bu sefer, daha ilk kısımda, güzel şeyler yazabilmiş olduğu için mutlu oldu. Şöyle bir baştan okudu geldiği yere kadarını. Tıkanmıştı. Bir sigara yakıp ayağa kalktı. Odanın lambasını söndürdü. Birkaç saniye içinde, bilgisayar ekranından yansıyan ışığın oda üzerinde oluşturduğu zayıf aydınlığa alıştı gözleri. İç çekti. Yavaş adımlarla pencerenin önüne gidip perdeyi açtı. Bir yandan sigarasını içip bir yandan dışarıyı izlemeye başladı. Kar olmadığı sürece, gecenin karanlığı ile örtülü bu manzaranın aslında hangi mevsime ait oluğunun anlaşılması mümkün değildi ama biliyordu ki bu manzara sonbahardı ve sonbaharı izlemeye başladı.
Pencereyi açtı. Yüzüne vuran serin rüzgarın kokusuyla birleşen sigara kokusuyla bir anda eskilere gitti. Katmerlendi hüznü. Ne kadar pişmanlığı, ne kadar mağlubiyeti, ne kadar keşkesi varsa hepsi birden kalabalık bir ordu gibi çöktü üzerine. Elini göğsünün üzerine koydu gayri ihtiyari. Şiiri falan unutup düşüncelere daldı.
Artık bir tek gözlerini hatırlayabiliyordu. Kavuşmak? Ne demekti kavuşmak. Bunu hayatı boyunca hiç yaşamamıştı ve o an bir daha da hiç yaşayamayacağını düşündü. Aylardır hüzün öylesine birikmişti ki içinde, bastırmak için üst üste çekiyordu nefesleri sigarasından. Cüzzamlı gibi hisseti kendini. Çaldığı tüm kapılardan, gittiği bütün şehirlerden kovulmuş bir hasta. “Bunun suçlusu ben miyim?” dedi mırıldanarak. Burun kemiğinin sızladığını hissetti. Boğazında hissediyordu gözyaşlarını. “Neden” derken titremişti sesi. Sonra da gözlerinden süzüldü yaşlar. “Çok özlemek mi benim kaderim? Hep özlemek…” Daha otobüs durağındayken belliydi aslında işin buraya geleceği.
Mutlu olmanın ne olduğunu, iyi şiirin nasıl olması gerektiğini bildiği gibi biliyordu. Fakat bunu kendine itiraf etmek istemiyordu. Bunun sebebi korku muydu yoksa bu hale bağımlı mı olmuştu bilmiyordu. Aslında çabalıyordu mutlu olabilmek için. Evet bu çaba onu korkutuyordu. Mutluluğa ulaştıktan sonra ne yapacağını bilmese de, ulaşsa bile kısa zaman içinde başına kötü şeyler geleceğini düşünse de yine de çabalıyordu. Fakat ne oluyorsa her seferinde aynı şey oluyor ve hep bu melankolinin içerisinde buluyordu kendini.
Döndü ve bilgisayarın başına oturdu tekrar. Gözyaşlarını sildi. Sigarasını bitirdi ve söndürdü. Yazdıklarına baktı. Yazdığı her şeyi sildi. Ellerini harf tuşlarının üzerine koyup gözünü boş sayfaya dikti. Zihnini boşaltmaya çalıştı. Ne yazmak istediğini düşünmek istemiyordu. Yazılacak olan kendiliğinden taşsın istiyordu sanki. Parmakları hareket etti ve kelimeler ekranda görünmeye başladı.
Rabbim.
Beni bir kuşa çevir
Ve uçarken al canımı
Durdu ve yazıyı okudu. İçinin ürperdiğini hissetti. En mutlu gününde öldüğünü hayal etti. Tanrıyla bir pazarlık mıydı bu? Kaşlarını çattı. Sanki o an kader denilen şeyle karşı karşıya durmuş birbirlerine bakıyor gibiydiler. Kader ona “Yapma” diyordu. “Senin buna gücün yetmez” Sanki bir uçurumun kenarındaydı ve aşağı atlamak üzereydi. “Yapma.” Kaşlarını çattı. Bu bakış o kadar çok şey söylüyordu ki: “Sonu ne olursa olsun, artık ne olacaksa olsun, ben çok yoruldum artık, umurumda değil bana öğretmeye çalıştıkların, bu senin suçun benim değil, ne vardı bir kere bıraksaydın da tatsaydım vuslat nedir, olmadı, olmayacak, ben ne yapsam da sen vazgeçmeyeceksin, biliyorum ben hatalıyım, atlarsam kaybedeceğim, şeytan sevinecek, biliyorum ve umurumda değil, sözümü geri almayacağım, benim gücüm tükendi ve bunun suçlusu sensin.”
Bu yazdıkları sanki bir meydan okuma gibiydi. Gözlerini kapattı. Gözlerini düşündü. Sonra yazdıklarını tekrar okudu. Bu başladığı şiire devam ederse olacakları biliyordu. “Kadere fetva vermek” diye geçirdi içinden. Belki bir batıl inanç belki bir vehim bir kuruntu. Kavuştuğu gün ölmek. Vuslatın bir diyeti. Bunun olacağının bir teminatı yoktu elbette ama bu şiire devam etmek buna razı olmaktı. Devam etmezse de, şairin dediği gibi bir gençlik ölümü kalacaktı ukdesinde ve asla bir şair olamayacaktı. Sevdiğine de asla kavuşamayacaktı. Bu Hz. İbrahim’in yemini gibiydi. Ne o bu yemini tutabilir, ne de bir bayrama ulaşabilirdi. O uçurumdan atlaması sadece bir şairin tüm eserleri ile birlikte yok olmasından başka bir şey olmayacaktı. Onda bu güç yoktu fakat atlamaktan başka seçenek de yoktu ama yapamadı.
Yazdıklarını sildi çaresiz. Bir gençlik ölümünü sakladı kalbine. Bunu da kimse bilmeyecekti. Ne bir şair olabilecekti ne de bir gün sevdiğine kavuşabilecekti. Gençlik ölümü aklına her geldiğinde, aciz bir adam gibi titreyecek, kaçıp bir yerlere saklanacaktı. Kaderle arasındaki meseleyi çözmekten yine geri durdu. Bunun, kavuşmanın ötesinde bir şey olduğunu anlamak istemiyor gibi tüm ruhunu gerçeğe kapattı. Bu korkaklıktı. Bu gerçekten acizlikti. Uçurumun kenarındaydı oysa. Fakat “Bir gamzelik rüzgar” yetmeyecekti asla. Fırtınalar çıksa bile nafile. Bu kavuşmanın ötesindeydi. Bunu belki de bir daha asla anlamayacaktı.
Tekrar yazmaya başladı. Yaşadığı cinnet küçük izler bırakarak terk ediyordu usuldan. O tesirle şöyle yazdı: “Bir bayram yandı bir gece/isimsiz bir adamın korkak kalbinde.” Durdu. Parmakları tuşların üzerinde, ekrana bakıyordu. Doğruldu ve bir sigara yaktı. İki saat geçmiş ve karnı acıkmıştı. Sigaradan beklediği tadı alamadı. Defalarca başa aldığı müzik yine yedinci dakikayı geçip tatsız kısmını inletmeye başlamıştı. Gözlerini devirdi. Saate baktı. Sigarayı söndürdü. Yazdıklarını sildi. Müzik programını kapattı. Bilgisayarın ekranını kapatıp oturduğu kanepeye uzandı. Duman dolu odaya aldırış etmeden bir kaç defa öksürdü. Kanepenin kırlentini başının üzerine çekti. Soğuktan sızlayan dizlerini sıktı. Ağlamak rahatlatmıştı. Yorgun bedeni uykuya dalarken kimin kazandığı da cevabı meçhul bir soru olarak kaderini beklemeye çekildi.
