Kasvet bir ömrün tanımı olmamalı. Belki her ömrün bir bölümünün adıdır. Bazen de bu kasvet bir şehirle özdeşleşir. Nedense bu çoğunlukla sonbahar bazen de kışın olur. İnsan çok garip. Soğuk olmalı ama üşütmemeli, rüzgarsız olmalı, belki sararmış yapraklar ve şehrin gri ve solgun sarı renkli yerlerinin hatırada daha çok yer işgal etmesi ve ille de boydan boya kapalı olmalı hava ve ıslanmadan izlemeli yağmuru. İnsan çok garip. Kendini bırakacağı zamanı nasıl oluyor da hep bu zamana denk getiriyor.
Bahar aylarında başlar aslında her şey. Yaz ile yükselir, ille de eylülde başlar düşüş. Yazı kasvete çevirenler bilir ki bu karanlık sonbaharın işi değildir. Yine de insan çok garip, insan çok garip. Öğrenmekten kaçarak bilgeliğe gitmenin mümkün olduğu yalanı sanki bebekken annesini emme ve ağlama refleksiyle birlikte verilmiş. Sonra nasıl oluyorsa, konuşmayı öğrenmek gibi, her şeyi bir şekilde rengine denk getirme becerisini vakarla sergiliyor. Bu tıpkı küçük bir çocuğun yabancı bir dilde konuştuğunu ilk defa görüp de bunun doğal olduğunu anlayıncaya kadar geçen zamandaki şaşkınlığa benziyor. İnsan gerçekten çok garip ama bu hikaye insanın nasıl bir varlık olduğuna dair değil.
Bir zamanlar bir adam tanımıştım. İlginç inançları olan bir adam. İlk bakışta batıl inanç gibi görünen, üzerinde durmadığın zaman da öyle kalacak ama sana anlattığı zaman doğruluk payı olabileceğini düşündüğün fakat tam olarak nasıl olabileceğini anlamadığın türden bir inanç. Bu onun kendi yarattığı bir inançtı. Çocukken öğrendiklerini biriktirip zaman içerinde garip bir şekle bürümüştü bunları. Sanki binlerce yap-boz parçasını bir şekilde birleştirmiş gibi. Oluşan şekle bakınca bunun rastgele yapılmış anlamsız bir şey olacağını düşündüğün ama her bir parçanın birleşimini ve birbirine uyumunu incelediğin zaman da oluşabilecek yegane şeklin bu olduğuna inandığın bir üründü onun zekasından hasıl olan inanç. Şu sıralar entelektüel görünme çabasının bir parçası olan kuantum fiziği geliyor aklıma onu düşündükçe.
“Beni ikna ediyorsun ama kalbim ikna olmuyor” demişti bir gün. Kelimelerini seçerek konuşan biri olduğunu bilmesem lafebeliği yapıyor derdim. Ne yani, sen kalbinden ayrı mısın sanki? Fakat o böyle bir cümleyi, lafın nereye gideceğini düşünmeden, teşbihteki hataları temizlemeden söylemezdi. Bunu ona hiç sormadım. Fikirleri beni o kadar yoruyordu ki, yaptığı çıkarımlar o kadar diplerden, kuytu köşelerden çıkarılmış şeylerdi ki, bir yerden sonra algılamakta güçlük çekiyordum. Bu yüzden sözlerinde aklıma takılan şeylerin çoğunu sormaz, anlamış gibi dinlemeye çalışırdım onu.
Bir gün onu, kampüsün meydanının arka tarafındaki yeşil alanda bir bankta otururken gördüm. Yanına gidip gitmemekte tereddüt ettim ama yavaş yavaş ona yaklaşırken buldum kendimi. Sohbeti bazen çekilmez oluyordu ama onda beni kendine çeken bir şey vardı. Sanırım benden daha zeki olması ve bunun farkında olmayışı beni etkiliyordu. Yaklaşınca fark ettim ki derin bir düşünceye dalmıştı. Çünkü sigarası neredeyse yarıya kadar yanmış ama külü düşmemişti. Sigarasının zayi olmasından nefret ederdi. Sırf bu yüzden rüzgarlı havada sigara içmezdi. Anladım ki mevzu bu sefer baya derin. Tam vazgeçmiştim ki meydandakilerden biri şarkı söylemeye başladı. Sesin geldiği yere bakınca beni fark etti. Yanına gitmeye mecbur kaldım.
“Hayırdır” dedim. “Derin düşüncelere dalmışsın yine” Yanına otururken sigarasını işaret ettim. Sigarayı o halde görünce yüzünü ekşitti. Yere atıp üzerine basıp söndürdü ve yerden alıp birkaç adım ilerideki çöp kovasına atıp geri geldi. Gelirken de cebinden paketi çıkarıp yeni bir tane yaktı.
— Ya sorma. Şu sana bahsettiğim kız var ya. Sanırım ciddi bir hastalığı var
— Nasıl yani?
— Bilmiyorum ama öyleymiş gibi geliyor. Sanırım – Allah göstermesin – ölümcül bir hastalık. Kanser ya da öyle bir şey. Sanki bir iki senelik ömrü var gibi. Sanki kanser değil de başka bir şey. Bilmiyorum, öyle hissediyorum.
— Nerden anladın, ne oldu ki?
— Bir delilim yok. Sanki öyleymiş gibi. Bu yüzden de insanlarla arasına mesafe koyuyor. Kimseyle arkadaş olmak istemiyor. Kimseye alışmak istemiyor, kimsenin de kendine alışmasını istemiyor.
— Ne alakası var oğlum! Sosyalliği sevmiyor diye hemen kızı öldürdün. Sen hakikaten paranoyak oldun çıktın başıma.
— Yok kanka ya. İlk başlarda ben de öyle düşünmüştüm ama zaman geçtikçe başka şeyler de fark ettim ve öyle sanıyorum ki durum biraz da benimle alakalı.
— Nasıl yani, seninle ne alakası var?
— Ya bunu sana nasıl anlatayım şimdi. Bak benim bazı şeylerden vazgeçmem lazım. Yoksa kız ölecek sanırım.
— Sanırımdan fazlası gerekli sanırım!
— Offf! Aslında bu durumu iki üç ay önce fark ettim. Vazgeçmem gereken şeyi de fark ettin. Hatta vazgeçtim de… Fakat geçen gün şeytan dürttü işte. Dedim ki “Oğlum ne alakası var. Herkesin eceli belli. Birinin yaptığı bir hareketten dolayı bir başkası nasıl zarar görsün.” Falan filan işte ikna ettim kendi kendimi. Sonra da, önceden gördüğüm ve kızın hasta olduğunu düşünmeme sebep olan belirtiyi yine gördüm kızda.
— Ya oğlum…
— Kanka tamam başlama. Biliyorum ne diyeceğini. Hem ben bunu şimdi sana niye anlattım ki…
— Ya tamam neyse işte. O yapmaman gereken şey neyse yapmazsın olur biter.
— O kadar kolay değil. Yani yapmayacağıma garanti veremiyorum.
— Neden?
— Bu… Ne bileyim… Cinnet getirmek gibi bir şey. Kendime hakim olamıyorum.
— Ne yapıyorsun oğlum, geceleri dışarı çıkıp adam mı vuruyorsun?
— Salak salak konuşma yav, öfff…
— Oğlum sen ne acayip adamsın yav. Yemin ederim kuantum fiziği senden daha basit kalıyor.
— Sana, birbirini doğrulayan öncüller paradoksumdan bahsetmiş miydim?
— Paradoksum derken… Sen mi buldun paradoksu
— Evet. Ne olmuş.
— Vay anam vay, adam paradoks bulmuş bir de isim vermiş. Birbiriyle napan neymiş?
— Bak çakacağım bir tane ha!
— Tamam tamam, anlat hele. Zaten benden başka da kimse dinlemez seni.
— Artistik yapma oğlum, bak dinle. Birbirini doğrulayan öncüller paradoksu. Yani iki durum var, birinin olması için diğerinin olması gerekiyor, diğerini olması için de ilkinin olması gerekiyor. Mesela kilitli bir kapı var ama kilitlendikten sonra anahtarı kapının altından içeri atılmış. Şimdi kapıyı açmak için anahtar lazım, anahtara ulaşmak için de kapıyı açman lazım. Anladın mı? İki durum var ama gerçekleşmek için için birbirlerine ihtiyaçları var.
— Vallahi başta bir anlar gibi oldum ama sonradan da bir algılayamama durumu oluştu bende.
— Ya aslında bu, böyle somut şeyler için değil de daha çok insani durumlar için geçerli. Tamam bunun için de geçerli ama bu durumun çözümü yok. İnsani durumlarda aslında bir çözüm var. O da öncüllerden birini, gerçekleşmesi için ikna etmek.
— Anladığım da uçtu birader.
— Bak şimdi. Diyelim ki sen bir futbolcusun fakat teknik direktör seni hep yedek bırakıyor. Çünkü antrenmanlarda pek iyi değilsin ve hocan sana güvenmiyor. Senin iyi oynaman için de maça çıkman lazım çünkü sen resmi gerçek bir maç olmadan motive olamıyorsun, antrenmanda iyi oynaman mümkün değil. Yani senin iyi oynaman için hocanın seni takıma alması lazım, ama hocanın seni takıma alması için de senin antrenmanlarda yüksek performans göstermen lazım. Bu paradoksu yenmek için ikinizden birinin ikna edilmesi gerekli. Ya da mesela, istediğin bir şeyin olması için ondan vazgeçmen gerekiyor fakat vazgeçtiğin zaman da olmasının bir anlamı kalmıyor.
— Tam anlar gibi oldum yine karıştırdın.
— Bak! Bu aslında annelerde çok gözüken bir şeydir. Hatta ben önceleri buna anne paradoksu diyordum. Anneler çocukları için istedikleri bir şey varsa sürekli bunun olması için uğraşırlar ve sürekli bir endişe içerisindedir. O şeyi sürekli istediği için işler hep ters gider ve o şey bir türlü olmaz. Çünkü annenin sürekli endişeli olması ve bunu hep dışa yansıtıyor olması çocuğunu strese sokar. Çocuk strese girince de rahat düşünemez, rahat hareket edemez ve başarısız olur. Sınav mesela. Anne, çocuğu sınavı kazansın diye sürekli endişelidir, bu endişeyi dışa yansıttıkça çocuk strese girer ve sınavlarda sürekli hata yapar. Anne rahat olsa, çocuğuna “sınav önemli değil, önemli olan senin mutlu olman” gibi şeyler söylese çocuk da rahatlar ve hata oranı düşer. Aslında sınavın kazanılması ikisini de mutlu edecektir ama… neyse teferruata girmeyeyim. Yani bu durumdan çıkılması için annenin ikna edilmesi lazım. Fakat bu pek mümkün olmaz.
— Eee, tamam anladım da bunun senin durumunla ne alakası var?
— Onu ben de daha tam çözemedim ama böyle bir durum var sanki. Off içim çok daraldı. Kalk gidelim çay kahve bir şey içelim.
Nasıl olmuştu bilmiyorum ama dediği çıkmış, kızın hastalığı iyice ilerlemiş ve ikinci dönem ilk iki ay okula gelememişti. İki ay sonra solgun bir yüz ve asık bir suratla okula tekrar gelmişti. Yüzünde, dünyadaki herkesten nefret ediyormuş gibi bir ifade vardı. Herkes ona bakıyordu ve onun da bundan sonsuz rahatsızlık duyduğu çok anlaşılıyordu. Arkadaşımı görmüştüm. Çok üzgün olduğu her halinden belliydi. “En azından ilk darbeyi atlatmasını sağladım ama daha ne kadar devam edebilirim bilmiyorum” demişti. Çünkü kızın uzun bir ömür sürebilmesi için kendisiyle evlenmesi gerektiğini düşünüyordu. Bunu ise kıza söyleyemiyordu. Zaten söylese de kimse inanmazdı.
En son şöyle dediğini hatırlıyorum: “Kanka çok zor. İnsanın kendinden vazgeçebilmesi çok zor. Düşünüyorum. Ulan diyorum, şimdi ben kendimden vazgeçsem kıymetimi kimse bilmeyecek. Ama biliyor musun, kendin için kendinden vazgeçmek daha zor. En azından benim için daha zor. Başkası için bir şeyler yapmaya çalışmak sanki daha vicdani. Ya da bilmiyorum belki de merhametinden değil de kendini düzeltmeyi ertelemek için yapıyordur insan bunu. Neyse de zor işte. Hele de benim gibi özgürlüğüne fazlasıyla düşkün bir adam için. Bunu hep yapıyorum biliyor musun kendime. Hep bir şekilde kendimi bir şeylere inandırıyorum. Sonra da o debdebede boğuluyorum. Kısır bir döngü bu ama benim de çok suçum yok. Evet doğrudur, kendime bahaneler üretiyorum. İnkar edemem. Ama kabul edin hayatın da bahane üretmekte üstüne yok. Sanırım ben, herkesin anlamaya çalıştığı, korktuğu, yalakalık yaptığı, bazen ciğeri beş para etmeyenlere dost, bazen mazlumların en mazlumuna düşman olan bu hayat denilen mefhuma merhamet gösteren tek adamım. Başıma ne geliyorsa da bundan geliyor.”
O sene biz son sınıftaydık. Mezun olunca ben memlekete döndüm. Daha sonrasında bir kaç defa telefonda görüştük. Yine bazı klasik tartışmalarımızı yaptık. Aradan bir iki sene geçmişti. Aklıma düştü ve aradım. Fakat hattı iptal olmuştu. Neredeyse 10 sene geçti görmeyeli ve hala ulaşamıyorum. Sürekli aklıma gelir. Hatta bir keresinde ismini internetten aratmıştım. İlk sırada bir haber çıkmıştı ve “iki terörist ölü olarak ele geçirildi” yazıyordu. Öldüğüne hiç inanmadım. Sonraki yıllarda da sürekli ismini internetten arattım ve o haber hep çıktı karşıma. Her şey çıktı bir o çıkmadı. Şükür ki sonraları o teröristin fotoğrafını buldum ve o olmadığından emin oldum da rahatladım ama hala kendisine ulaşabilmiş değilim.
Kızıyorum ona. Beni habersiz bırakmazdı. Bir şekilde ulaşırdı bana. Belki numaramı kaybetmiştir diye sosyal medya hesaplarımı kapatmıyorum belki bana oradan ulaşır diye ama nafile. Neredeyse 10 sene geçti ama hala aramadı beni. Ona çok kızıyorum. Bir insan hem bu kadar çok düşünür hem de bu kadar düşüncesiz olabilir mi? Adi herif! Kıza ne oldu onu da bilmiyorum. Kız zaten bizim sınıfta değildi. Soyadını bilmediğim için onu da bulamadım. Belki bulsam ona da sorardım ama onu da bulamadım işte. Sanki çok severek izlediğin ve bütün cevapların son bölüme bırakıldığı bir dizinin son bölümden bir önceki hafta yayından kalkması gibi bir şey bu. Yıllardır ümitsizce bekliyorum ve her geçen dakika ümitlerim tükeniyorum.
Umarım kuantum fiziği haklı değildir. Umarım teorik de olsa sonsuza kadar bölünebilir her şey. Sicim teorisi hiçbir zaman kanıtlanamaz ve Planck uzunluğu da Pi sayısı gibi sadece bir sayıdan ibarettir. inşaallah Hiroşima’dan daha meşhur olmaz hiçbir yer. Zamanın ne olduğu da matematiğin soyutluğunda temayüz edebilen bir muamma olarak kalır muhayyilemizde. Her neyse de, seni çok özledim ölüp ölmediğini ya da ne zaman ölebileceğini bilmediğim insan. Umarım her şey benim kuruntularımdan ibarettir ya da birbirini doğrulayan öncüller paradoksu çözülür bir gün inşaallah.
