SENİ GÖRDÜM DAHA KÖTÜ OLDUM

İnsanın tanımlayamadığı duygularla karşılaştığı anda yaşadığı bocalama, her zaman hüsranla sonuçlanmıştır. Bazen bir şeyi çok istersin. Öyle çok istersin ki olmazsa büyük bir boşlukta yapayalnız kalacakmış gibi olursun. Çok isteyince o şey gerçekleşir. Olur yani. Olunca da kendini çaresiz hissedersin ve asla ama asla yapılacak en doğru şeyi yapamazsın. Bu aslında o istediğin şeyin senin istediğin anda olmaması gerektiğindendir belki de, bilmiyorum. Ama insan ne yapabilir ki? Nereden bilebilir neyin iyi neyin kötü olduğunu. Bu çok acı verici ve özgüven kırıcı bir durum.

Hele bir de bu istediğin şey birisi ile konuşmaksa işin daha zordur her zaman. Çünkü o istediğin konuşmanın yine istediğin şekilde sonuçlanmasını istersin. Bunun için de hayalinde o konuşmayı defalarca canlandırırsın. Bunun yapılması gereken en son şey olduğunu hikayenin en sonunda anlarsın. Çünkü istediğin şey gerçekleşir ve konuşma vakti gelir, konuşma hayalindeki gibi başlar ama asla öyle devam etmez. Senin söylediğin şeylere karşındaki kişi asla beklediğin cevapları vermez ve bir süre sonra konuşmayı istediğin yere çekebilmek için saçmalamaya başlarsın. Bu her zaman konuşmak için değil önceden tasarladığın her davranış için böyledir.

Aklından defalarca kurmuştu. Aslında nasıl davranması gerektiği ile ilgili net bir fikri yoktu. Fakat olumlu ya da olumsuz hareket etme seçimini onun davranışlarına göre seçecekti. Bunun için de bir kaç senaryo yazmıştı kafasında. Tek fark, bu sefer karşılaşma kaçınılmazdı. Sadece günler daha çabuk geçsin istemişti hepsi bu. Günler aslında hiç geçmiyor gibi gelir böyle zamanlarda fakat o gün geldiğinde sanki aradan hiç vakit geçmemiş gibi hissedersin. O gün geçince de hiç karşılaşamamış gibi olursun. İnsan ne kadar aciz.

Eski otobüs durağa gelince durdu ve senkronizasyonu bozulmuş kapılar önce yüksek sesle tısladı ve sonra da paldır küldür açıldı. Ahmak ıslatandan biraz daha şiddetliydi yağmur. Son görüşmelerinden bir iki ay sonra şemsiyesini bir arkadaşının işlettiği kafede unutmuştu. Sonra da kafe tadilata girdi. O da bir daha isteyemedi şemsiyesini. Senede en az bir iki şemsiye unuttuğu için de o günden sonra bir daha şemsiye almadı. Yağmur sanki biraz daha hızlanmıştı. Saçlarında biriken yağmur yüzüne doğru akmaya başlamıştı. Bunu sevmedi. “Yağmur sadece filmlerde romantik” dedi kendi kendine. Bir büfeye girdi, bir paket sigara ve bir paket de kağıt mendil aldı. Bir tane mendil çıkarıp önce alnını sonra da saçlarını sildi.

Okula vardığında daha saat 12:00 idi. dersin başlamasına bir saat vardı. İçecek bir şeyler almak ve ders başlayana kadar vakit geçirmek için kafenin olduğu kata inmek istedi önce ama vazgeçti. Tekrar dışarı çıkıp bir sigara içti, sonra da çaresiz kafenin yolunu tuttu. Bu saatte onu görmeyi beklemiyordu. Genelde ya tam vaktinde ya da üç beş dakika geç gelirdi. Bu yüzden gayet rahat hissediyordu kendini. Dört beş ay önce şeker kullanmayı bırakmıştı. Süt tozu da ona hep saçma bir şey gibi gelmişti. “Sütsüz, şekersiz kahve” dedi camekanın arkasındaki adama. Bir dakika bile geçmeden küçük kağıt bardaktaki kahveyi camekanın yarım daire penceresinden uzatıp önüne koydu adam. “İki buçuk lira” dedi.

Pek fazla kimse yoktu. Muhtemelen yemeğe gitmişti herkes. Kahveden bir yudum içti ve yüzünü buruşturarak bardağı masaya bıraktı. “Bunu nasıl içiyorlar ya” dedi kendi kendine. Etrafta tanıdık kimse yoktu. Bir kaç dakika sonra sıkılmaya başladı. Okulun ilk günü olduğu için de hiçbir şey getirmemişti. Bir yudum daha içti kahveden ve planlarını yeniden gözden geçirmeye başladı. Böyle düşünmek onu hem rahatlatıyor hem de iyi bir roman yazmış bir yazar gibi kendiyle gururlanıyordu. Zekasıyla övünmeyi çok severdi ama hayatın planlarını hangi zeka öngörebilir ki?

Kahve yarıya geldiğinde bu bardağı bitiremeyeceğini anladı. Çıkıp bir sigara daha içmenin en iyisi olacağını düşündü fakat daha yeni içmişti. Üst üste bu kadar çok içerse genelde başı ağrıyordu ama yapacak da başka bir şey bulamadı. “Keşke bir kitap falan getirseydim ya da bir arkadaş falan denk gelseydi” diye düşündü. Kahveden bir yudum daha aldı. Soğudukça daha da acılaştığını hissedip yarısına kadar dolu bardağı masada bırakıp dışarı çıkmak için ayağa kalktı ve çıkış kapısına yöneldi. O zaman kafenin satış yapılan camekanlı tarafından gelen sesi duydu. İki kız, bir şeyler sipariş etmiş gelmesini bekliyorlardı. Bir an yanlış mı duydum diye dikkat kesildi ama bir yanlışlık yoktu. Bu oydu.

Sanki yolda giderken aniden karşısına bir köpek çıkmış gibi atmaya başladı kalbi. Öyle heyecanlanmıştı ki sanki ilk defa savaşa giren bir acemi asker gibi gurur ve ölüm korkusunu bir arada yaşıyordu. Yüzü hangi renge gireceğini şaşırmış, bir anda üzerine bir sıcaklık çökmüştü. Salıncakta sallanırken hızlanırsın da yukarıdan aşağı inerken böyle göğsüne bir sancı girer, işte ona benzer bir sızı hissetti göğsünde. Tahtaya sözlüye kalkmış tembel ama serseri olmayan, ağabeyinden kalma düğmeleri kopmuş eski ceketinin kollarının içinde kalmış elleri titreyen, gariban bir ortaokul öğrencisi gibiydi.

Tanımakta zorlanmıştı. Uzun, neredeyse beline inen saçlarını kısacık kestirmişti. Turuncu gözlük gitmiş yerine bu sıralar moda olan ince çerçeveli büyük yuvarlak bir gözlük gelmişti. Her zamanki gibi mavi kot pantolon yerine siyah kumaş bir pantolon giymiş, üzerinde de daha önce hiç görmediği zarif bir ceket vardı. Biraz da kilo vermiş gibi duruyordu. Sanki her şeyi değişmişti. Sadece sesi ve o güzel gözleri kalmıştı geriye.

Bir an ne yapacağını bilemedi. Geri dönüp yerine oturmak istedi önce ama fark edilmesini istemediğini hissetti. Yürümesini yavaşlatabildiği kadar yavaşlattı. Adeti olduğu üzere elini saçlarına götürdü düzeltmek için fakat saçlarının ıslak olduğunu fark edince birden telaşlandı. O esnada siparişlerini alıp paralarını ödeyen kızlar döndüler ve içeri doğru yürümeye başladılar. Onları gördüğünü fark etmesinler diye hemen başını çevirdi. Sanki sağ tarafından bir ses gelmiş de istemsiz olarak o tarafa bakmış gibi yapıp onları o zaman görmüş gibi davranmak geldi aklına. Bir iki adım daha attı. Kızlar tekrar konuşmaya başlayınca o tarafa baktı ama onlar kendine bakmıyordu. Yürümeye devam ederken bir yandan da onlara doğru bakıyordu. Tekrar başını çevirip aynı hareketi tekrar yapmalıydı fakat bu sefer de bunu bilerek yaptığı anlaşılır diye korktu. O esnada karşısından gelen kişiyi görmedi ve tam başını önün çevirirken gelen kişiyle çarpıştı.

Kafaları birbirine çarptı önce. Diğeri iri ve kilolu biriydi. Haliyle yana doğru sendeledi. Ayağı boşa geldi ve masalardan birine doğru tökezleyerek sandalyeye çarptı ve masaya da çarparak yere, masanın dibine düştü. Düşerken, zaten bozulmuş ve bir ucu yere kadar inmiş masa örtüsünü iyice çekiştirdi. Masa örtüsünü çekince masadaki bardaklardan biri içindeki sıvı ile birlikte çenesine düştü. Soğuk sıvı, muhtemelen meyve suyu, yüzüne sıçradı ve büyük bir çoğunluğu boynuna döküldü. Çıkan gümbürtü kesildikten sonra insanların gülme seslerini duymaya başladı. Arada bir kaç kişinin eyvah sesleri de geliyordu. Bir iki kişi gelip yerden kaldırdılar. Rengi kıpkırmızı oldu. Utanç bu düştüğü durumu tanımlamaya yetecek bir kelime olamazdı.

Tanıdığı, tanımadığı tüm rahatsız edici duygular birdenbire üzerine çullanmıştı sanki. Öfke, utanç, isyan, kaybetme, rezillik, pişmanlık, şaşkınlık, ait olamama, aşağılanma, dışlanma… Ne kadar kötü duygu varsa hepsini birden yaşıyordu. Ayağa kalktığında iki kız da karşısındaydı. Kısa saçlı kızın yüzünde tedirginlik vardı. “Bir şeyin var mı?” diye sordu kız. Bir elini de ona doğru uzatıyordu. “Önüne baksana mal!” dedi çarptığı kişi. Kız sesin geldiği yere baktı önce, umursamadan geri döndü ve “İyi misin?” dedi. Bunu duyunca iyi eğitilmiş bir papağan gibi “Seni gördüm daha kötü oldum” dedi.

Bunu söylemeyi daha önce tasarlamıştı. Kötü olmak tabirini aslında gününün kötüleşmesi anlamında değil özleminin çoğalması anlamında söyleyecekti. Tabi bunu söyledikten sonra kızın “Neden” diye sorması gerekiyordu. O da “Seni ne kadar özlediğim tekrar geldi aklıma” diye cevap verecekti. Şiir gibi konuştuğunu düşünüyordu kendince. Diğer kız, kolundan çekerek “Bırak şu salağı ya” dedi ve kısa saçlı kız, yüzünde tanımlanamayan bir ifade ile arkadaşının talimatlarına tabi olmak zorunda kaldı. Oradakilerin şaşkın ve acıyan bakışları arasında lavaboya doğru yollandı. Bir yandan da cebinden çıkardığı kağıt mendille yüzünü ve boğazını silmeye başladı.

Aynada kendine baktı. “Hakikaten malsın” dedi. Islanan saçları başına yapışmış, gömleğinin yakası sapsarı olmuştu. Çocukken yine böyle yağmurda ıslandıktan sonra saçlarının başına yapışması sebebiyle kardeşinin gülerek “Küçük Hüsamettin’e benzemişsin” demesi geldi aklına. Dişlerini sıkıp yüzünü buruşturdu. Yüksek sesle, öfke ve isyanla karışık bir of çekti yumruğunu havada savurarak. Kendine bakmaya tahammül edemediğini fark etti. İçine küfürler doldu, yıllardı biriken katmerli küfürler.

Kendine çekidüzen verdikten sonra dışarı çıkmıştı ve bir sigara yakmıştı. “Neden” ile başlayan sorular sormaya başlamıştı kendine. Soruları tükenmek bilmiyordu. Sorduğu soruların hepsinin makul cevapları vardı aslında ama o cevaplara değil sorulara odaklanmış, durmadan da sayılarını artırıyordu. Fakat asıl sorması gereken soruyu bir türlü bulamıyordu. Soruyu bulsa aslında her şeyin cevabını da bulacaktı. “Neden kendim gibi olamıyorum, neden hep beğenilmek istiyorum” dedi ve durdu. Evet asıl soruyu bulmuştu fakat bunun cevabı maalesef o kadar kolay değildi.

Aslında bu düşündüğü ve tasarladığı şeylerin hiçbirini yapması gerekmiyordu. O kız da onu beğeniyordu aslında. Her şeyi oluruna bırakması ve küçücük bir cesaret gösterip kızdan hoşlandığını ona söylemesi yetecekti. Bu yaşadıklarından sonra kızın bir daha yüzüne bile bakmayacağını düşünüyordu. Fakat böyle olmayacaktı. Olamazdı da… İnsanlar hata yapar. İnsanlar her zaman böyle olumsuz durumlara düşerler. Bunlar unutulup gider. Fakat karakter kalıcıdır. Karakterin düzgün değilse, nasıl görünürsen görün, sonunda ne olduğun ortaya çıkacaktır. Belki paran yüzünden belki de popülerliğin yüzünden insanlar senin yanında durmaya devam edeceklerdir her zaman faka bu sadece bir tahammülden ibaret olacaktır. Senin kim olduğunu ne olduğunu her zaman bileceklerdir çünkü ve sağlam bir karakterin yoksa asla ama asla gerçekten sevilemeyeceksin. İyi bir insan ne kadar aşağılık durumlara düşse de onunla ilgili kimse kötü düşünmez.

Neden sonra herkesin yapamayacağı ve onun bu hayatta en iyi yaptığı şeylerden birini yapmak aklına geldi. Kabullenmek. Kabullenmek acıdır, sütsüz ve şekersiz acı bir kahve gibi. Hüzünlüdür, melankolik bir tadı vardır. Soğuk ve rüzgarlı bir sonbahar akşamı gibidir. Yakışıklı bir adamın karanlıkta görünen silüetine benzer. Kabullenmek deyince aklıma hasret gelir, ayrılık gelir nedense. Gerçi başka ne gelecek ki? İnsan neyi kabullenir başka. Mutluluğu mu?

Tadının kötü geleceğini ve bu art arda üçüncüden sonra midesinin bulanacağını bildiği halde bir sigara daha yaktı. Aslında bu üçüncü sigarasını yakmasının sebebi ile biraz önce birine çarpıp düşmesinin sebebinin aynı olduğunu seziyordu fakat buna aldırış etmedi. Sigara içerken daha hüzünlü göründüğünü düşünüyordu. Hüznün ise bir erkeğe ayrı bir karizma kattığını da… Biri gelip “Neyin var?” diye sorsa ne diyecekti ki? Düştüğünü mü, sevdiği kıza rezil olduğunu mu yoksa aptalın biri olduğunu mu anlatacaktı? Bundan sonra bir daha kıza nasıl yaklaşacak, ona sevdiğini nasıl söyleyecekti.

Eğer bilseydi, üzülecek hiçbir şey yoktu. Zamanla düzelecekti. Zamanla kendi gibi olmanın en doğru şey olduğunu anlayacaktı. O kıza da, ne pahasına olursa olsun, ne kadar korkak olsa da, ne kadar çaresiz, aşağılık, aciz, gereksiz, hak etmeyen biri olsa da ve sonucunda ne kadar aşağılık duruma düşecek olsa da, eğer gerçekten seviyorsa ki seviyordu sevdiğini söyleyecekti. Gerçekten sevmek böyledir. Fakat insan mutluluk istiyorsa önce kendini sevmekle başlamalı. Bu belki biraz tartışılabilir ama kendini sevmeyen haline şükredemez. Şükredemeyen de mutlu olamaz. Kabullenmeyi becerebilen birinin sabretmeyi beceremeyişi beni hep şaşırtmıştır.

Sigaranın tadı iyiden iyiye kötü gelmeye başlamıştı. Hafif hafif midesinin bulandığını da hissediyordu ve ısrar ederse bu günü daha da kötüye gidecekti. Kalktı ve daha yarıya bile gelmemiş sigarasını kapının kenarında duran ayaklı küllüğe söndürdü. Hiçbir şey umurunda değilmiş gibi bir tavır takınarak dik durdu ve kapıyı sonuna kadar açılacak ama arka tarafa çarpmayacak bir hızda iterek açtı ve kapı kapanmadan ve eli dahil hiçbir yeri kapıya çarpmadan hızlıca kapıdan geçip hızlı adımlarla sınıfa doğru yürümeye başladı. Hem art arda sigara içmek ne kadar karizmatikse sigarayı yarıda söndürmek de, umursamaz ve sert durmak da, kimseye bakmadan dik durup hızlı adımlarla yürümek de o kadar karizmatikti. Koridorun kenarında kendine bakan kısa saçlı kızı görmedi yürürken. Hayat da ne garipti.