Saat kaçtı bilmiyorum. Hava kapalı ve ılıktı. Belki yürüdüğüm içindi belki de biraz sonra kar yağacaktı, üşümüyordum. Üzerimde ne varsa hepsi siyahtı. O paltoyu seviyordum, yün olduğu için sıcak tutardı, hem de kesimi tam bana göreydi. Fakat hayret onun üzerinde ne vardı hatırlamıyorum. O günle ilgili bütün detaylar gözümün önüne geliyordu ama onunla ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum.
Bu anıyı baştan hatırlamaya hiç çalışmadığımı fark ettim şimdi. Belki de hiç hatırlamak istemediğim içindir, bilmiyorum ama hiç zannetmiyorum. Sanırım artık yüzünü hatırlamakta güçlük çektiğim için hikayenin o kısmını da artık hatırlayamıyorum. Bence böylesi dah iyi. Hem neden hikayeler var ki? İnsan bazı şeyleri hiç yaşamasa ya da hoşuna gitmeyen tüm anıları kalıcı olarak silebilmenin bir imkanı olsa o zaman hikayelerin bir anlamı olabilirdi.
Bazı şeyler bittikten sonra yürümek ne işe yarar bilmiyorum ama nedense her şey bittiğinde kendimi avare gibi, ne tarafa gittiğimi bilmeden, yürürken buluyorum. Sadece, üzerimdeki o havayı dağıtmasın diye yol, döneceğim köşeleri seçiyorum. Yürümek, yalnız başına yürümek… Belki kulağında belki de dilinde bir şarkıyla birlikte. Çünkü şarkılar insanı beklemek istediği duyguda mahsur bırakır. Aynı şarkıyı tekrar tekrar çalarsın ki çivi gibi çakabilesin orada, o anda, kalmasını istediğin ne varsa. Çok garip ama o şarkıyı da hatırlıyorum.
Ben kendimi bildim bileli hiçbir şarkıyı sözleri için dinlemedim. Sözleri beş para etmeyecek şarkıları, sırf müziği güzel diye ezberlediğim ise çok oldu. Güzel başlayıp, arabeske dokunup sonra da sanki bir yeni zaman türküsü gibi bu şarkının sözleri. Elimde olsa sadece, giriş müziği ile aynı olan, nakaratını dinlerdim sadece. Hızlı ve tempolu bir şarkıydı ama içimdeki, elimin ulaşamadığı yerlerin, saçlarını okşuyordu. Öyle olurum ben hep çünkü. İçimde üzülen, hep o kaybetmiş, başı önde ağlayan çocuktur. Geçti, boşver onları, geçti güzelim. Bu sözlerin hiçbiri avutmaz çocuğu. Bu sözler içindeki yenilgiyi kabullenmek zorunda kalmanın verdiği hüznü önce katmerleştirir sonra da pekiştirir. Evet, kabullenmek zorunda kalmak. Bu şarkı da bu gün bu görevi üstlenmişti, üstelik bana iyilik ettiğini sanıyordu. Ver elini güzelim gidelim buralardan / Gidelim başka denizlere.
Yenilmeye neden kaybetmek demişler acaba? Kaybetmek çok ağır çünkü. Ölene de kaybettik derler, yitene de. Unut demekten başka bir şey değil bu. O artık senin değil, bir daha da asla senin olmayacak. Bu ne merhametsizlik. Bu ne ağır bir imtihan. İnsan yitiğini bulur, ne sevinçtir o. Ya kaybettiğini? İnsan kaybettiğini bulabilir mi? Öyle yürüyordum işte. Gidince, gitmekte olan, bir küçük ümit olur içinde, bu aslında inanamamaktır, ilk şok, ilk yüzleşmek, sabır gelip karşına dikilir, içeri almak istemezsin, inanmak istemezsin, bir kabustan uyanıp da içine çöken ürpertici ve ürkütücü ferahlık bir yerlerden çıkıp gelecek sanırsın, öyle yürüyordum işte, inanmadan ve usul usul uzaklaşarak.
Karın en sevdiğim hali, sokaklar boş olur, sanki terk edilmiş bir şehirdesindir de tek ayak izi yoktur önünde ve bastıkca üzerine homurdanarak ezilir ve küt diye oturur yerine. Eve doğru yürüyememiştim, kendimi Salacak sahilinde buldum. Hay aksi nevinden bir sada savurmuş muyumdur? Bayramda İstanabul’un terkedilmiş olmasının ilk kez beni mutlu etmediğini hissettim. Bu Kız Kulesi de hep o şarkılar gibi nedendir. Ayağımın altında ezilen kar gibi oturdum bir yere mecbur. Gidemezdim ki, daha cesedim bile soğumamıştı. Peşine de mecbur bir sigara yakılacak. Hay aksi, hay aksi şeytan, hay aksi…
Büyüdüğümü ben o gün anlamıştım ya da hadi büyümek demeyelim de, o çocuğun çok uzaklarda kaldığını. Birden bire olmuştu nasılsa. İçimde aslında korkunç bir öfke taşacak gibi hissettim önce. Küfürler saçmak gelidi önce içimden. Ağzımdan “yav ben böyle işin, böyle hayatın…” lafı çıktı önce. Sonra da o kadar duygunun içinden şaşkınlık çıktı. Şaşkındım hiç olmadığım kadar. Çünkü söze devam edememiştim, sesim kesilir gibi oldu, peşinden yüksek sesle ve hıçkırarak ağlamaya başladım. Şaşkındım, ağlamanın gizlice yapıldığını sanıyordum ben ama o an sesimi bütün İstanbul duymuş olmalıydı, durduramıyordum kendimi, ben ağlamanın böyle bir şey olduğunu unuttuğumu fark ettim o zaman. Şaşkındım, ağlamak, çocuk gibi ağlamak, kendini durduramadan. O küçük çocuk gelip bedenimi bir hayalet gibi ele geçirmişti sanki. Önceleri ağlarken odaya biri girecek olsa ya da kapının önünde birinin sesini duysam susuverirdim, şaşkındım çünkü durduramıyordum ağlamamı şimdi. Çocukken ağlama artık deyince annem, sesim kesilirdi de iç çekmeye devam ederdim. Annem oğlum tamam ağlama deyince de şaşırırdım. Bana göre o ağlamak değildi çünkü. Şaşırdım, çünkü ağlamak oymuş, hıçkıra hıçkıra ağlamak dedikleri şeyin ne olduğunu o zaman anlamıştım, şaşkındım.
O zaman o çocuğu ne kadar uzaklarda bıraktığımı anlamıştım. Hayat ağlamayı bile unutturmuştu bana. Ben o günden sonra bir de amcam öldüğünde öyle ağlamıştım. O gün bu gündür öyle ağlayamadım bir daha. Sonra da kar yağmaya başlamıştı. Öyle güzel yağıyordu ki, bu en sevdiğim haliydi kar yağışının. Bir gram bile rüzgar yoktu. Biraz sonra da tam arkamda duran sokak lambası yanmaya başladı. Gözlerimi göğe diktim. Sanki göğe yükseliyordum, sokak lambasıyla beraber, ışığında parlayan kar tanelerini geçip, bilinmez bir semaya yükseliyordum. Aklıma yaşlı Yunan taksici geldi. Sinema tarihinin beni en şaşırtan, en duygulandıran, en duygudan duyguya sokan, en realist, en romantik, en arabesk ve en içinde her şey olan repliği: “Ey tabiat! Çok yalnızsın değil mi? Ben de senin kadar yalnızım. Al sana bisküvi”
Her ayrıntısını hatırlıyorum dedim ama sadece duyguları. Belki yazdır, belki sonbahar. Ayaklarımın altında ezilen kurumuş üzerlik tohumu da olabirlir. Belki de anızların kırıldıkça çıkardığı sestir karlardan gelen ya da belki kurumuş kestane yapraklarıdır kaldırım boyunca. Belki İstanbul bile değildir. Bozkırın ne olduğunu bilmiyorsan onu anlatamam ama belki bozkırdır. Hatta evde yalnız başıma da olabilirm ama inan öyleydi.
Maalesef o sen değildin. Senden sonra böyle ağlamadım. Üzgünüm. O başka bir hikayenin kişisi. Gerçekten çok üzgünüm. Neden insan bir çocuğun şen gülüşünü, sevinçten zıplayan mutluluğunu hatırlamaz. Uzaklarda yalnız bir çocuk. Kendi kendine belki de hıçkırıyordur sessizce. Artık kaybettiler beni diye düşünüp hala alışmaya çalışıyordur yıllar sonra bile. Yitiğini bulur da kaybettiğini bulabilir mi insan? Yine öyle ağlamak mı gerekir? Dedimya bir de sevinçten zıplamak vardı. Sadece adını hatırlıyorum ama biliyorum vardı. Kaybettiğini böyle bulmak ne güzel olurdu, cennete girmek böyle mi olur? İlk ayrılığımda hatırladığım çocuğu ilk kavuşmada hatırlayabilir miyim? Öyle bir şey olur mu dersin. Çok üzgünüm anlıyor musun, çok üzgünüm.
Kar neden ıslatır ki insanın saçlarını. Git dedi sanki, evine git, ne varsa orda; Kız Kulesi, boş İstanbul, yarenim sokak lambası. Git, gelme dedi. Evine git, yoluna git, işine gücüne bak. Gittim ben de. Bir taksiye bindim ve nedense bu sefer arka koltuğa oturdum tek başıma. Eve girdim ki sıcacıktı. Saçlarımı kuruladım. Üzerimi değiştirdim. Dünden kalan yemeği ısıtıp yedim. Çay demledim sonra. Annemi aradım. Annemle konuştum babama da selam söyledim. “Hayret, sen pek aramazdın” dedi annem. İnsan ne garip. Peşinden koştukların arkasını döner. Peşinden koşanlara da sen arkanı dönersin. Aslında öyle değil yemin ederim. Her işin içinde başka bir iş var. Hayır mı şer mi ne bileyim ben.
Muhtemelen sabaha kadar uyumayacağım. Belki bir şiir yazarım. Büyük ihtimal yazarım. Sonra sabah olur. Karlı bir İstanbul Salısı’nda camdan dışarı bakarak bir sigara içerim. Muhtemelen İbrahim Sadri’nin “Özledim” şiirini dinlerim. İtiraf etmeliyim ki aslında müziği için dinliyorum bu şiiri. Hatta aynı albümde Ömer Lütfi Mete’nin “Gülce” şiiri de vardı ve onun müziğini de aynı kişi bestelemiş. Fikret Hasani. Facebook’tan bulup sohbet de etmiştim hatta. Cafe Mimoza diye enstrumantal albüm yaptı sonra bu müzikleri. Sahi nasıldı o şiir: “Daha uyanmadı komşular / Bu gün pazar ve ben seni çok özledim.”

Yorum bırakın