Bu gün kocamla boşandık. Aslında hiç evlenmemeliydim. Hiçbir şey de talep etmedim. Çocuğumuzun olmayışı bilmiyorum şans mı? Bunu itiraf etmesi zor ama sanırım ikinci bir vicdan azabı çekmeye gücüm yetmediği için ayrıldık. Bu zamana kadar içimde tuttum, onunla evliyken itiraf edemezdim.
O zaman doçentlik tezi ile meşguldü kafam. Edebiyatı çok sevdiğim için üniversite seçerken de edebiyat seçmiştim. Ailemin durumu çok iyiydi. Ömrümün sonuna kadar çalışmama ihtiyacım olmadığını bildiğim için canımın istediği bölümü seçmiştim. Okul bitince de bir boşluğa düşeceğim korkusuyla akademik kariyer yapmaya karar vermiştim. İkinci kitabımı yazdıktan sonra doçentliğe odaklanmıştım ve farkında olmadan bir hiçliğe doğru sürükleniyordum.
Tez konusu olarak islam sanatı içerisinde edebiyatın yerini araştırıyordum. Bu konuyu neden seçtiğime hala emin değilim lakin ben dindar bir ailede yetişmedim. Adım bile Evrim. Lisede aldığımız din eğitimi dışında dinle ilgili ne bir merak oldu ne de dine bir yönelimim oldu. Tez konusu hakkında destek almak zorundaydım mecburen fakat bunu profesyonel birinden almak da istemiyordum.
Üçüncü sınıflarda bir çocuk vardı. Daha önce ilahiyat bitirmiş, sonra da edebiyat okumaya gelmişti. İsmi İmam’dı. Yani soranlara öyle diyordu. Sonradan öğrendim İmam Şamil’miş tam adı. İsmi bile beni rahatsız eden bu adamdan neden yardım istedim bilmiyorum. Tez çalışmamda, bilmediğim dini mevzular hakkında ondan bilgi alıyordum.
İyi bir çocuktu. Benden sadece iki yaş küçüktü. Terbiyesini bozduğuna bir kere bile şahit olmamıştım. Aslında gayet yakışıklıydı. Fakat giyim kuşamı, saçı sakalı, duruşu, konuşması… Bu ezikliği beni fazlasıyla rahatsız ediyordu. O sene, hatta bazen sınav haftaları bile, bana yardım ediyordu. Bazen asistanlık teklif etmek bile geliyordu aklıma fakat vazgeçiyordum hemen.
O sene okul bittikten sonra bile kaç defa bana yardıma gelmişti. Nerede oturuyordu bilmiyorum. Yol parası var mıydı, yazları bir yerde çalışıyor muydu, karnı aç mıydı, sigara parası var mıydı hiç umursamıyordum, ne zaman istesem gelmeye mecburmuş gibi davranıyordum. Ertesi yıl da çalışmaya devam ettik haliyle. Bostan, Gülistan, Mesnevi, Leyla vü Mecnun daha neler neler. İşini gücünü bırakıp söylediğim kitapları okumasını ve inceleme yazıları yazmasını istemeye varacak kadar ileri gitmiştim. Dini mevzuları sormakla başlamıştım ama artık sanki tüm tezin sorumlusu oymuş gibi davranıyordum.
Mantık Al Tayr’ı verdim. Haftasonuna kadar okumasını ve Cumartesi günü gelip incelemesi ile ilgili detayları anlatmasını istedim. Havalar soğumuş, kış yaklaşıyordu. Hava yağmurluydu. Öğle olmadan bir iki saat önce deniz kenarındaki lüks bir mekanda kahvaltı yaptıktan sonra okula gittim. Oraya vardığımda odamın önünde beni beklemekteydi. Muhtemelen üç-dört saattir orada bekliyordu. Telefon edip geldiğini haber veremeyecek kadar mahcuptu. Ben içimden “ne eziklik” diye geçirirdim her seferinde aslında ama o gün öyle olmadı.
Tepeden tırnağa siyah giyinmiş, traş olmuş, saçları taralı, dimdik karşımda duruyordu çatık kaşlarıyla. Sanki başka birydi karşımdaki. İtiraf etmeliyim etkilenmiştim. Bakışlarında öfke olduğu aşikardı fakat bu öfkenin bana karşı olmadığını hissedebiliyorudum. Selam bile vermeden odamın kapısını açıp kapıyı açık bırakarak içeri girip yerime oturdum. O da içeri girip kapıyı kapattı ve her zaman oturduğu yere oturdu. Geriye doğru yaslandı ve gözlerimin içine bakarak elindeki kitabı, hakkımda bulunmuş bir delil gibi, masanın üzerine bıraktı. Ondan sonrasını hatırlamak bile istemiyorum aslında ama dedimya, bu bir itiraf.
— Ne bu tavır. Beklemek zoruna mı gitti.
— Kitapla ilgili ne bilmek istiyorsunuz. Yani bunun neresini anlamadınız anlamıyorum.
— Anlamadığımı nereden çıkardın. Biliyorsun tez yazıyorum. Dini mevzularla ilgili senden yardım alıyorum sadece.
— Tamam, ne bilmek istiyorsun.
— Üslubuna dikkat et, ben senin hocanım.
— …..
— Tamam neyse. Kitabın büyük bölümü aşk ile ilgili metinlerle dolu. İslam Dini bu duruma nasıl bakıyor.
— Bunu daha önce defalarca konuşmuştuk. Tam olarak neresini anlamadınız.
— Fazla ileri gidiyorsun İmam!
— Kime göre, neye göre? Madem aşk ile ilgili konuşacağız, mevzunun ne kadar ileri gideceğeinin bir önemi yok bence.
— Demogoji yapma! Ne demek istediğimi anladın. Tamam, özür dilerim. Biraz fazla üzerine geldim. Bir senedir yardım ediyorsun bana. Her şey için teşekkür ederim. Oldu mu!
Susup yüzüme baktı bir müddet. Çehresindeki öfke yatışmış ama dik duruşundan hiçbir şey eksilmemişti. Korktuğumu hissetmiştim ama ondan bir zarar gelmeyeceğinden de emindim. Hiçbir şey söylemeden kalktı. Yavaş adımlarla dışarı çıktı. Usulca kapattı kapıyı. Koridorda yankılanan ayak sesleri gittikçe uzaklaşırken içimde, yıllar sonra ancak kendime itiraf edebildiğim, bir yalnızlık hissetmiştim. Ayak sesleri kesilene kadar bekledim sonra da okuldan çıktım. Eve gitmek istemiyordum. Bir iki arkadaşımı aradım fakat hiçbiri açmadı. Öfkeden deliye dönmüştüm. Çığlık atmak geliyordu içimden. Biraz sonra İmam aradı. Telefonda ismini görünce hissettiklerimi neden görmezden geldim ki?
Önce özür diledi sonra da konuşmak için bir kafeye çağırdı. Gitmek zorundaydım, sadece bunu biliyorum, gitmek zorundaydım, gittim. Beklediğim gibi kahvehaneden bozma bir yer değildi. Evet ucuz bir yerdi ama en lüks mekanlarda bile hissedemediğim bir asalet vardı ortamda. Cam kenarına oturmuş bir yandan yağan yağmuru izliyor bir yandan da sigara içiyordu. Gidip karşışına oturdum ve sevgilisi tarafından gönlü alınmak için çağrılmış bir liseli nazlanması ile baktım suratına. Garsona dönüp iki çay istedi. Ne hissettiğimi, ne istediğimi umursamıyor gibi değildi sanki, yoksa buna çok kızardım. Beni de etkisi altına alan öyle bir ruh hali vardı ki, o an ne söylese yapardım sanırım. Bakışları kendimi o kadar aciz hissettiriyordu ki, bundan rahatsız olmaya bile gücüm yetmiyordu.
— Çay istediğimi söyledim mi?
— Çay edebiyatı yapacak durumda değilim. Muhtemelen bu seninle son konuşmamız olacak.
O zaman lafın nereye gideceğini anlamak zorunda kaldım. Kalkıp gitmek istedim fakat o yıllarca kulağıma fısıldayıp duran küstahlık, geriye yaslanıp bacaklarımı üst üste atmama sebep oldu. Yüzüme de, karşımdaki adam konuşmaya başlayınca takacağım, alaycı ifadeyi hazırladım. Fakat bu ifadeyi her kullandığımda karşımdakini düşürdüğüm duruma bu adamın düşmeyeceğini de hissediyordum.
— Ben dindar bir adamım. Fakat senin zannettiğin gibi biri değilim. Müslüman denilince sizin aklınıza gelen pısırık imaj belki benim üzerimde de var. Fakat bunun sebebi Müslüman olmam değil.
— Neymiş bunun sebebi?
Cevabının “Aşk” olduğuna emindim. Yine de bu soruyu sormam gerekiyordu. Oyunun kuralı buydu. Yani bize böyle öğretilmişti. Kazanmak zorundaydım.
— Ben tasavvuf ehli değilim. Bu zamanda da kurtuluşun yolunun tasavvuf olduğuna inanmıyorum. Ahir zamanda tasavvufa tutunmak makineli tüfeğe karşı kılıçla savunma yapmaya benziyor.
— Ne yani, aşk bu zammanda işe yaramaz mı diyorsun. Ne peki o zaman, para ve güç mü?
— Ne olduğunu seninle tartışacak değilim ama madem sordun söyleyeyim, hayır. Para veya güç veya iktidar veya aşk değil.
— Ahkam kesiyordun aşkla ilgili. Mecazi aşk, ilahi aşk falan.
— Ahkam kesmiyordum. Verdiğin kitaplarla ilgili duymak istediğin şeyleri söylüyordum hepsi bu. En azından bundan böyle bu.
— Artık inanmıyor musun aşka? Ne oldu?
İtiraf ediyorum bu bir kadının en aciz hali. Bir erkeğe ilan-ı aşk ettirmek. Her kadın, aklı başında olmayan her kadın, isterse yüz bin ilan-ı aşk işitmiş olsun fark etmez, bir sonrakini aynı sabırsızlıkla bekler. Bir kadın nasıl bu hale gelir bilmiyorum. Fakat benim tüm uğraşlarıma rağmen tuzağıma düşmüyordu. Bunu fark ettiğim zaman kendimden utandığımı hatırlıyorum. İstemeden oturuşumu değiştirmiştim.
— İncelediğimiz kitaplarda bir sürü aşk hikayesi var. Hangisinden kim fayda gördü ki?
— İlahi aşka kavuşmak fayda etmiyor mu dindar bey?
— Bunun bir ispatı var mı? Hadi Leyla ile Mecnun bir hikaye, Hallac’ın kurtulduğunun bir ispatı var mı? Kim biliyor sonunun ne olacağını?
— Sen demiyor muydun cehenneme bile gitse o aşktan daha fazla yanmaz diye. Tanrı onunla muhatap olduktan sonra nereye gideceğinin bir hükmü yoktu hani. İstiğna vadisinden geçmek bunu gerektirmez mi? Bu yedi vadi bir seyr-ü slûkun yol haritası değil mi?
— Bu bir fetva değil sadece bir hikaye. Hem bu aşk mevzuuna neden bu kadar takılıyorsunuz ki? Tasavvufun içini romantizmle doldurdular. Her tarafta kendini hatip sanan adamlar, her şeyi biliyormuş gibi sırıta sırıta hikayeler anlatıp duruyor. Dillerinden aşk, gönül lafını düşürmüyorlar. Bunları dinleyenler de zannediyor ki İslam hep böyle allı güllü bir şey. Ya birine sorsan say bakalım en büyük alimler kimler diye ilk söyleyecekleri isimler Abdulkadir-i Geylanî, Şah-ı Nakşîbend, Bayazid-i Bistamî, İmam-ı A’zam, İmam-ı Rabbanî hazretleri olur. Var mı bir tanesinin bir aşk hikayesi?
— Mevlana?
— Ne varmış?
— Bir adamla bir odada günlerce ne yapıyor olabilirler?
— Tefekkür olabilir mi mesela!? Hz. Ya’kub oğlunun hasretinden değil imansız gidecek korkusundan, yani şefkatinden gözyaşı dökmüştür. Belki de imanın açılmayan kapıları o olmadan bir daha o kadar kolay açılamayacak diyedir Mevlana’nın derdi.
— Yusuf ile Züleyha?
— Birincisi Kur’an’da Hz. Yusuf’un Züleyha’nın onu zindana attırmasından sonra Züleyha ile herhangi bir durumundan bahsedilmiyor. Bir peygamberin iman etmemiş ve kendine iftira atmış, tek derdi şehvet olan bir kadına aşık olacağını zannetmiyorum. Tek aklıma gelen, Züleyha’nın asıl aşık olduğu şeyin Hz. Yusuf’da tecelli eden nübüvvet nuruna aşık olmasıdır. Belki bu yüzden affedilmiştir.
— Peki kördüğüm gibi sevmek ne olacak?
— Peygamber efendimiz aleyhisselam mı talip oldu ki Hz. Aişe’ye de o aşk onu yüceltti. Allah rızası için sevmeyi bilmiyor mu? Hz. Ali’ye sorduğu soruyu hatırla, anlatmıştım, Rabbimi ruhumla, eşimi nefsimle seviyorum demiyor muydu? Aşk nerede?
— Aşk vadisi bir hikayeden ibaret yani?
— Hayır, öyle de diyemem. Fakat tasavvufu romantizmden arındırmadan anlamanın mümkün olmayacağını düşünüyorum. Ben de tam anladığımı söyleyemem, izah edemem. Ancak Kur’an’da hiç akletmez misiniz, hiç düşünmüyor musunuz ki burada kullanılan kelime tefekkür ile aynı köktendir, bir sürü tabir var. Hiç sevmez misiniz, hiç aşık olmaz mısınız diye sorduğunu hatırlamıyorum.
— Ne yapacağız yani? Nasıl izah edeceğiz bu durumu?
— Tezine ne yazarsın bilmem. Benden bu kadar.
— Aşka inanmıyorsun yani?
— Hayır, aşkın ne olduğunu bilmiyorum. Daha doğrusu ne olduğunu kesin olarak bilmiyorum. Ben gördüğüm ile hüküm vermekle mükellefim. Gördüğüm, bildiğim, muhatap olduğum kadar yani yaşadığım kararı ile söyleyeyim ki aşk bana hiçbir zaman iyilik getirmedi.
— Birdenbire nasıl böyle değişebilir bir insan. Sen değil miydin bana aşk ile ilgili onca laf söyleyen.
Gözündeki tereddüt uçurumun kenarındaki bir adamınki ile aynı olmalıydı. Yıllar sonra bile aklımda kalan birkaç halinden biriydi o hali. O güne tekrar dönebilmeyi o kadar çok isterdim ki… Mevlana hazretleri ne kadar gözyaşı döktüyse Şems hazretlerinin arkasından, bir o kadarını içime akıttım.
— Neyse ne. Sana son bir fikir vermek istedim sadece. Belki tezin için işe yarar. Sizinkiler böyle şeyleri severler.
— Biz aşktan anlamaz mıyız?
— Onu demiyorum, dinle! Bence marifet vadisi yani bilgi vadisi aşk vadisinden önce olmalı. Çünkü tanımadan aşık olmak olası ama tanıdıktan sonra aşık kalmak pek olası değil sanırım. Emin değilim ama öyle gibi. Bir de bir vadi daha olması gerekiyor, Cennet’in sekiz kapısı gibi sekiz vadi olmalı.
— Neymiş o vadi?
— Vuslat vadisi. Aşk vadisinden sonra bir de vuslat vadisi olmalı. Mantık Al Tayr’daki hikayelerde vuslat pek işlenmiyor. Sadece aşık olmak ve aşkla her şeyden vazgeçmek var. Vuslata erdikten sonra insanın nasıl davranacağı ya da davranması gerektiği ile ilgili bir şey yok.
— Emin misin?
— Delillerimden emin değilim, çok kendimi vererek okumadım işin açığı. Fakat bir vuslat vadisi olması lazım. Oraya varmadan aşk vadisinden nasıl kurtulur ki insan. Hem vuslat vadisinin sonu bir uçurum olmalı. Kanatlarını geride bırakıp o uçurumdan atlamalı ki istiğna vadisine ulaşabilesin.
— Kördüğümün çözülmesi mi lazım yani?
— O kadar düşünmedim. Bilmiyorum. Yola aşık olduğun varlık ile devam edemezsin diye bir şey söylemedim. Öyle mi olmalı onu da bilmiyorum. Kitaptan böyle bir sonuç çıkaramadım. Oraya varmadan da vuslat vadisi hakkında ya da oranın nasıl geçileceği hakkında bir şey söyleyemem ama böyle bir vadinin olması gerektiğine eminim. Çünkü oraya vardıktan sonra her şey karmakarışık olmalı.
— Mecnun Leyla’ya kavuşmadı mı?
— Evet kavuştu fakat en başta söylemiştim yine söylüyorum, oranın hakkını vererek oradan geçebildi mi bilmiyorm.
— Peki vuslata hiç ermediysen böyle bir şeyin olması gerektiğine nasıl bu kadar emin olabilyorsun?
Bir de bu bakışını hatırlıyorum işte. Ne daha önce ne de daha sonra o bakışı başka birinin gözlerinde görmedim. Ne bir filmde, ne bir kitapta… Bir insan nasıl bu kadar zalim olabilr kendine? Hala hatırladıkça içim sızlıyor. Bu itiraf bile içimin sızısını hafifletmeye yetmeyecek.
— Rüyamda… Rüyamda sana sarıldığımı gördüm.
— ……
— Biliyorsun zaten sana aşık olduğumu, boşuna bakma yüzüme böyle.
— Sen ne söylediğinin farkında mısın?
— Ben aşkı hep böyle o bilmiş bilmiş sırıtan adamların anlattığı gibi bir şey zanediyordum. Aşık olacağım, uzaktan uzaktan sevip geceleri yatağımda ağlayıp, sonra da kalıp aptal şiirler yazacağım bir şey. Bu çok tatlı geliyordu bana. Kendimi adam sanıyordum. Kavuşmak ihtimali hep bir hayalden ibaretti. Rüyamda sana sarıldığımda… İnan uyandığımda dedim ki neden orada ölüp gitmedim. Bu nasıl zor bir şey. Cennet’ten kovulmak gibi. Ben o vadiyi geçemem. Bundan eminim ben orada helak olurum.
— Sen iyi birisin. İnan karşına daha iyi birileri çıkacaktır.
— Artık istemiyorum. Yani senden başkasını istemiyorum demek değil bu. Artık aşk falan istemiyorum. Gelmesin. Ne hayrı dokundu ki bana? Hiçbir şey öğrenmedim. Aşkın tek faydası kalem tutmayı öğretmekten başka bir şey değil. Şair olacak kadar da sabrım kalmadı. İstemiyorum.
— Öfkelisin belli ki, zamanla alışırsın.
— Öfkeli falan değilim. Ben kararımı verdim. Ben çok emek verdim aşk için. Ömrümü zayi ettim ben ya! Artık küsüm ben aşka. Hatta küs bile değilim, hayatımdan çıkarttım.
— Sen istediğin kadar böyle konuş, karşına yine biri çıkacak, yine seveceksin, bu insanın elinde değildir. Tamam beni layık görmüyorsun biliyorum ama o kadar da anlarım aşktan. Hakkımı yeme!
— Hayır, öyle bir şey olmayacak. Arkamı döneceğim aşka. Ben sözümün eriyim! Bu yaza kadar da mühlet verdim. Öyle az uz şeye de affetmem. Gelecekse adam gibi gelecek. Yaza kadar geldi geldi yoksa bir daha açmam kapımı.
— Bırak edebiyat yapmayı. Sen de biliyorsun böyle olmadığını.
— Öyle mi? Ben söyledim sözümü. Ben sözümün eriyim. Yaza kadar gelirse ne âla, yoksa olmayacak. Aşkın bir işe yaradığı yok zarardan başka. Sen ne anlarsın aşktan. … Eğer sen haklıysan Allah benim canımı yaz çıkmadan alacaktır. Eğer ben haklıysam yüz yaş dişimi çıkarmadan ölmem.
Başka bir şey söylemedi. Cebinden yirmi lira çıkarıp masaya bıraktı. Gözlerime baktı. Bir şeyler söyleyecek sandım. Söylemedi. Çıktı gitti. Yaza kadar mühlet. Kimin içindi bu süre, benim için mi aşk için mi?
Şimdi ne kadar dil döksem nafile. Olmazdı. Anla beni ne olur, seninle olmazdı, yapamazdım. Sen adı silinmiş bir adamdın. Ne bileyim en azından tuttuğunu koparan, olmasa bile sonuna kadar savaşan bir aksiyon adamı olsaydın belki olabilirdi. Sadece beni sevdin diye nasıl sevebilirdim seni. Lütfen beni affet. Olmazdı inan olmazdı. Keşek olsaydı ama olmazdı.
Bir daha benim derslerime gelmedi. Ben de hiç sormadım. Devamsızlıktan bıraktım. Aslında geçirebilirdim. Başımdan atmış olurdum ama geçirmedim. Final sınavına geldi, sınava almadım. İtiraz bile etmeden kalkıp gitti. Ertesi sene derslere yine gelmedi. Vize sınavına kadar devamsızlık süresi dolmayacağı için geleceğinden emindim. Gelmedi. Bir daha hiç gelmedi.
Bir kemik hastalığına yakalanmış yazın başında. Kalsiyum ilaçları vermiş doktorlar. Ters tepki yapmış ilaçlar. Önce duyma yetisini tamamen kaybetmiş sonra da bütün dişleri dökülmüş. Yaz sonuna kadar hastanede kalmış. Doktoruyla konuştum. Son sözlerini duymak istedim. Hala pişman olduğunu, benden vazgeçmediğini, asla vazgeçemeyeceğini falan söylemiş olduğunu duymak istedim. Bu ne zalimce bir acizlik.
Son bir hafta kala, yani ölümüne… Yüz yaş dişleri çıktığını fark etmiş doktoru. Sonra da bilinci kapanmış. Son bir hafta yoğun bakımda…
Sözünü tuttuğu için mi öldü yoksa benim yüzümden mi bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa haklıydı. Vuslat vadisi olması gerekiyordu. Haklıydı fakat yanılıyordu. Vuslat vadisi aşk vadisinden sonra değildi, o vadi Kafdağı’nın ta kendisiydi. Oraya vardıktan sonra daha nereye gideceksin ki… O da orada kalmıştı işte. Rüyasında da olsa orada kalmıştı. Belki de bunun için ölmüştür.
Bilmiyorum aslında. Hiçbir şeyden emin değilim. Emin olduğum tek şey onun yanında kalmalıydım. Ne özür istiyorsa, ne istiyorsa… Şimdi ne fayda. O gitti. Beni de aşk vadisinde bıraktı. Ben buradan kurtulabilecek miyim bilmiyorum. Bütün yükü üzerime bırakıp çekti gitti. Kime kızayım ben bilmiyorum ama artık benim de aşkla aram bozuk. Fakat onun kadar sözüme sadık mıyım bilmiyorum. Bu tereddüt de bana günah olarak yeter.

Yorum bırakın