Genç kız merdivenlerden inerken ben de ağır adımlarla pencerinin önüne geçtim. Uzun çam ağacı rüzgarda sallanıyor, her seferinde de pencereye çarpıyordu. Kız evden çıktı, bahçeyi geçti ve bahçe kapısından dışarı çıktı sonra dönüp benim durduğum pencereye baktı. Onunla mesafelerin ardından göz göze bakıyorduk. Yeşil gözleri dünyamı bahar mevsimine çeviren bu genç kız bakışlarıyla haki parkası kana bulanmış bir askerin cennete gittiğini müjdeliyordu. İçerisinde yas saklı bu bakış bir gidişin, bir bilinmezliğin bakışıydı. Saçlarımın ağardığını hissedebiliyordum. Tabiatın bütün renkleri ile birlikte solgunlaşıyordum. Çam ağacının cama her vuruşu ömrümden bir yıl götüren bir saatin sarkacı gibi tüm zerrelerimi titretiyordu. Şimdi o kırık kanatları iyileşmiş bir kuş gibi havalandı gözümün önünde ve sırtındaki tüm yükü odamda bırakarak çekip gitti.
Hakan’ın seslenmesiyle irkildim. Bir anda zaman makinesi ile geçmişten şimdiye ışınlanmış gibi kendime geldim. “Geri gelecek mi?” Hakan, emektarım İzzet’in oğlu. Tarih öğretmeni atandı İstanbul’a. Boşluk buldukça gelir, hem babasına yardım eder hem de uzun uzun sohbet ederiz. Benim sırdaşım oldu iki senedir. Onu tekrar çağırmama da beni o ikna etti sayılır. “Zannetmiyorum” dedim genç sırdaşıma umutsuzca bakarken. “Neden?” diye sordu. Aslında bu sorusunun arkasındaki imayı bakışlarından anlıyordum. “Neden gelmeyecek?” değildi sorulan soru. “Neden bu kadar umutsuzsun, o kadar şey konuştuk seninle, umudun ne olduğu ile ilgili bu kadar ahkam kestikten sonra şimdi neden gelmeyeceğini düşünüyorsun. Hani hayattan ne bekliyorsak hayat bize onu verirdi. Nasıl olur bu? Ben kendi umutlarımın gerçekleşme ihtimalini bu hikayeye bağlamıştım. Bütün inançlarımı yerle bir ettin. Neden bu kadar acımasızsın. Neden…”
Gidip bir yere oturdum. İki kahve yapıp getirmesini rica ettim. Boynunu büküp odadan çıktı. Benim aklıma yıllar önce okuduğum bir hikaye gelmişti. Bu kişisel gelişim şeylerinden bir şey. Biri yoğun stres bozukluğu yüzünden doktora gidiyor. Tam olarak da hatırlamıyorum, işiyle ya da aile hayatıyla ilgili sorunları vardı sanırım. Doktor hastayı dinledikten sonra aslında yaşadıklarının çok olağan şeyler olduğunu, stres yapacak bir durumun olmadığını fark ediyor ve yakın zamanda büyük bir kayıp yaşayıp yaşamadığını soruyor. Hasta da babasını kaybettiğini söylüyor. Bu durumu nasıl atlattığını sorduğunda aldığı cevaptan durumu anlıyor ve diyor ki, “Sen babanın yasını tutmamışsın. Stresinin sebebi bu. Git ve babanın yasını tut. Ağla, sızlan, ne yapıyorsan yap. Bu yası içinde beklettikçe mutsuz olmaya devam edeceksin”
Aslında niyetim çok başkaydı. Bunun üstesinden gelebileceğimi düşünüyordum. Aslıda hala da öyle düşünüyorum. Fakat ben bu kaybın yasını tutmadım. Tutacakmışım gibi de görünmüyor. Bunun içimde, hayatımı zehir edecek bir ur gibi kalmasından endişeleniyorum. Çünkü kendimi biliyorum ve ben bu yası asla tutmayacağım ve bu urla yaşamaya devam edeceğim. Sırtıma bir yük daha yükleyip yolumu daha da uzatacak, işimi daha da zorlaştıracağım. Ama asıl endişem kendim değil. Asıl endişem o. Gitti fakat akıbeti ne olacak bilmiyorum. Aslında bu bir annenin yuvadan ayrılan evladı için hissettiği endişe ile aynı endişe. Elbette öğrenecek, herkes nasıl düşe kalka öğrendiyse o da öğrenecek. Fakat bazen bu öğrenme o kadar acı olur ki geri dönüşü olmayan bir vicdan azabı ile çivilersin belleğine. Umarım bu, kıyma makinesine etleri elinle doldurmamak gerektiğini parmaklarını kaybederek öğrenmek gibi olmaz. Umarım.
Hakan elinde bir tepsi ile geldi. Kahvelerei ve suları bir sehpanın üzerine bıraktı. Sehpayı alıp pencerenin önüne götürdü sonra da iki iskemle alıp karşılıklı olarak sehpanın kenarına yerleştirdi. Sonra da oturup pencereden dışarıyı izlemeye başladı. Yerimden kalkıp genç öğretmenin karşısına oturdum. Her şey olması gerektiğiymiş gibi bilgece bir tavır takınarak birkaç yudum su içtim önce, sonra da kahveden bir yudum oldım kasten höpürdeterek. Kafasını hafifçe çevirere yan gözlerle bana baktı. Kendinden emin bir şekilde bana döndü, duruşunu dikleştirdi ve işaret parmağını kaldırarak “Hayır, itiraz ediyorum. Her şeyin doğrusunu bilemezsin” dedi. İşaret parmağı göstermek beden dilinde tehdit etmek anlamına gelir. Bu beni terk edip gitmek üzere olduğunu, onu ikna etmem gerektiğini gösteriyordu.
“Sen sadece onu bana hatırlattın Hakancığım. Bizim onunla aramızdaki şey iki yıl önce zaten bitmişti. Sebebi neydi inan bilmiyorum ama bitmişti, buna eminim. Adım kadar eminim. Sen o konuşmalarımızda bana insanlığımı hatırlattın. Sana teşekkür ediyorum.” Sözümü kesecek oldu, işaret parmağımı göstererek engel olup sözümü bitirmemi beklemesini söyledim ve devam ettim. “Bak bu sözlerim birer itiraftır, iyi dinle. Ben çok okudum, çok tefekkür ettim, çok yazılar yazdım, beylik laflar söyledim. Çeşit çeşit insan tanıdım, çok çok azının benim için değeri vardır. Ben kendimi eğitebilmek, yetiştirebilmek, düzgün bir karaktere sahip olmak için; bu kelimeyi sevmem, eskiler bunun yerine mütebahhir derler, ama, gerçek bir entelektüel olabilmek için çok ateşlerde yandım. Çok bedeller ödedim, bir çok zevkten ve rahatlıktan feragat ettim. Benim kadar çaba göstermeyen kimseye de değer vermedim, veremedim.”
Durup kahvemden bir kaç yudum daha aldım. Asıl söylemek istediğim şeye ulaşmak için söylemem gereken diğer şeyleri kafamda hizaya sokmak için dikkatimi toplamaya çalıştım. Hakan meraklı fakat hala öfkeli olan bakışlarını üzerimden bir saniye bile ayırmıyordu. “Seninle yaptığımız konuşmalarda neyi fark ettim biliyor musun? Her durum kendine özgü olduğu gibi her insan da kendi nev’i şahsına münhasırmış. Herkes olması gereken olgunluğa aynı yoldan ulaşmak zorunda değil. Bir insan vicdan sahibiyse onu tenkit etmek yanlış olur. Çünkü herkesin kendine göre bir hikayesi var. O zaman onu tekrar çağırmaya karar verdim. Zira ben anladım ki yalnız kalmak benim gizli hapishanem olmuş. Siz şimdi ne diyordunuz ona, ne alanı?” Hakan gözlerini devirerek cevap verdi: “Konfor alanı”
Başımla onayladım. Kahvemi bitirip fincanı tabağının üzerine koydum ve suyu da tek seferde içip bitirdim. “Evet konfor alanı. Ben kimseyi kendime denk görmeyerek kendime bir konfor alanı yaratmışım. Kendimi acımasızca yargılayabiliyor olmam bunu gözden kaçırmama sebep olmuş. Öyle ki en sevdiğim insanları bile yanımdan uzaklaştırmışım.” Durup pencereden dışarı baktım. Gidişi, o son bakışı tekrar gözlerimin önüne geldi. “Bizim onunla hikayemiz çok önce bitmişti. Bu aşkın bu bahçede yeşermeyeceğini ikimiz de aslında biliyorduk. Fakat ben bunu sözlere dökmek gereğini bile hissetmedim. Bittiyse bitmiştir diye düşünüp hatıralarımın tozlu raflarına kaldırıvermiştim. Seninle konuştuktan sonra fark ettim ki ben kendimce hikayemi tamamlamıştım. Doğru da olsa yanlış da olsa benim için o defter kapanmıştı. Ama o kız için durumun ne olduğunu bilemezdim.”
“Sen o kızı ayrılmak için mi çağırdın yani” diye kesti sözümü. “Hayır” dedim. “Biz onunla zaten çoktan ayrılmıştık. Bak sana bir şey söyleyeceğim. Bir gün gençliğimde, gençliğin de verdiği cesaret ve heyecanla, yaptığım tefekkürler neticesinde ulaştığım bir fikri sevdiğim bir hocama söylemiştim. Dedim ki: bütün insanlar, ama istisnasız bütün insanlar, islamın tüm kurallarına istisnasız harfi harfine uysalar kıyamet kopmaz. Fikrime itiraz edemedi fakat insanların bunu asla yapamayacağını ve kıyametin mutlaka kopacağını söyledi. Ben yapsalardı kopmazdı dedikçe o da fakat yapamazlar dedi gülümseyerek. Bizim o kızla hikayemiz yıllar önce zate bitmişti. Evet ben onu tekrar çağırdım. Onu sevdiğimi söyledim. Fakat sen ne kadar belki bitmez, belki geri gelir yani belki kıyamet kopmaz desen de bu ayrılık kaçınılmazdı. Ben sadece ona sevdiğimi söyleyerek onun hikayesinin tamamlanmasını sağladım. Zaten olmayacağına emindim. Fakat söylemek zorundaydım çünkü söylemeseydim borçlu kalacaktım, çünkü o bunu hak ediyordu.”
Hakan beni anlamıştı fakat bu duruma inanmak istemiyordu. “Belki, belki bir sıkıntısı vardır. Korktuğu çekindiği bir şeyler vardır. Sıkıntısını çözebilseniz belki durumlar düzelebilr. Neden olmasın.” Düşündüm, haksız sayılmazdı. Bilmem anlamında dudaklarımı büzüp başımı eğdim. “Onu hak ediyorsa bunu da hak ediyor. Israr etmelisiniz. Tekrar çağırıp konuşmalısınız. Belki söyleyemediği şeyler vardır. Heyecandan konuşamamıştır. Ne bileyim bir şey olmuştur işte. Yani ne bileyim belki ikna olmaya ihtiyacı vardır. Bu durumu başka kimseye de anlatamıyordur. Lütfen siz biraz düşünün bunu ben de birer kahve daha yapıp geleyim” Hızlıca fincan ve bardakları tepsiye koyup odadan çıktı. Ben de düşüncelere daldım.
Hakan haklıydı. Yıllar geçmiş olsa da işte yine karşılaşmıştık. Bu hikayeyi bitirmiş olsaydı gelmezdi belki de. Fakat buraya geldi. Geldi ama neden geldiğini asla bilemem. Belki hikayesini bitirmek için gelmiştir. Bizde ölen kişiyi mezarın içine çocukları ve kardeşleri koyarlar. Hatta bazı yerlerde özellikle cenaze yıkanırken de kasten yardım etmesi için gasilhaneye getirirler yakınlarını. Bu belki de o sevdikleri kişinin artık öldüğünden emin olsunlar diyedir. Bu hikayenin bittiğini gözleri ile görmek için gelmiş olabilir. Yasını tamamlamak için yani. Yeni bir hayata başlamak için. Fakat öyle olmasa bile insan sıkıntısını sevdiğinden saklamaz. Onun sevdiğimi duymaya hakkı varsa benim de olmazın nedenini duymaya hakkım var. Öyle ki ben de yasımı tutabileyim. Belli ki bir sıkıntı varsa bile benim buna gücüm yetmeyecekti. Ben de gücümün yetmeyeceğini bilsem de bu yükün altına girmekten çekinmeyecektim. Ya da ben her şeyi yanlış anladım.
Hakan paldır küldür odaya daldı. Düşüncelerim bir anda aklımdan uçup gitti. “Kahve az kalmış ikimize de birer fincan çıkmaz. Çay koydum, çay içeriz. Ne diyosun, düşündün mü?” Ah gençlik diye geçirdim içimden. Hakan hevesli gözlerle bakıyordu bana. Söyleyeceklerim hoşuna gitmeyecekti fakat ben rabbime güzel bakmayı hiç beceremedim ki. “Kaderi fazla zorlamamak lazım. Güzel düşünüyorsun fakat ben bundan daha fazlasını yapamam. Ben ona aralık bir kapı bıraktım. Bu kapı ne kadar süre böyle aralık kalır bilemem ama o istemiyorsa onu kolundan tutup da içeri sokamam.” “Ama..” diye söze girecekti. Ne söyleyeceğini hissettim. Yaşlandıkça bunu daha fazla yapabildiğimi de fark ettim aynı anda. “Evet kader bizim çabamıza ve seçimlerimize bağlıdır. Fakat külli bir kader daha var, biliyorsun. Bazen insan hisleri ile hareket eder. Sen doğru olanı yapıyorsun. Söylediklerinde haklısın fakat ben bundan daha fazlasını yapamam. Bana ister korkak de, istersen zalim de istersen de aptal de. Bu iş bu kadar.”
Hakan pes etmişti fakat söyleyeceğini söylemekten de asla geri kalmazdı. Kabullenmiş bir tavırla “Senin hikayen yarım kalmayacak mı bu şüpheyle” diye sordu. Belki de haklıydı. Ya o da beni seviyor da bir sorun, bir engel yüzünden bunu itiraf edemiyorsa diye bir şüphe evet vardı. Bu şüphe de benim hikayemi yarım bırakacaktı belki. Ve evet maalesef yarım kalan, tamamlanmayan her şey hatırlanmaya devam edecekti. Fakat bunun bir ehemmiyeti yoktu. Çünkü insan olmak biraz da böyle bir şeydi. Aklıma Ebu Leheb geldi. Bazen ne yaparsanız yapın bir çözüm yoktur. Peygamber de olsanız, alemler sizin sevginizden yaratılmış da olsa bazen bir çözüm yoktur. Ben de en iyi yaptığım şeyi yaptım mecburen. Yüzüme, artık benim alamet-i farikam olabilecek kadar aşina olduğum, kabullenmişlik ifadesini şükürle birleştirerek bir tebessüm kondurup “Nasip” dedim.
Evet her şey nasipten ibaret. Fakat ben elimden gelen her şeyi de yapmış olmalıyım. Bu durumla ilgili elimden gelen her şeyi yaptım mı? Bilmiyorum. Hala vicdanım rahat değil. Fakat eskisi kadar vicdanımla nefsimin sesini ayırt edemiyorum. Tecrübelerim de bana gösterdi ki kararsız kalıyorsan vazgeçmeyi seçmelisin. Evet ben de bu işin peşini bırakacağım yani vazgeçeceğim. Fakat bununla ilgili de vicdanımla nefsim arasındayım. Bu da benim lanetim galiba.
Hakan beni ikna edemeyeceğini anladı ve kalkıp çayları getirmeye gitti. Gülsüm hanım tereyağlı un kurabiyesi yapmıştı dün. İnşaallah çayın yanına onlardan da getirir. Vallahi getirmezse de hiç acımam tekrar yollarım mutfağa. Sonra da şöyle bol aksiyonlu, bol karakterli bir Amerikan filmi izleyelim. Hatta bir üçleme izlesek iyi olur. Üçleme izlemeyeli epey zaman oldu. Yazıyı da yarın yazarım artık. Hem gerçekten hakikatin ne olduğunu kim biliyor ki. Hem birileri biliyorsa da kimin umurunda.

Yorum bırakın