En aciz olduğunu hissettiği zamanlarda insan, kendi varlığını sorgularken bulur kendini. Hiçbir şeyin değerini bir başka şeyle kıyaslayarak ölçmek mümkün değildir bu zamanlarda. Belki çok kötü bir zamandır, çok kötü bir an. Hiç yaşanmak istenmeyen bir durum. Kendi varlığını sorgulamak… “Ben neden varım?” Bu soru aslında içerisinde kocaman bir “hiç” barındırır. Çünkü “hiç” aslında içerisinde her şeyi barındıran belki de yegane şeydir. “Neyin var?” “Hiç!” Öyle bir şeydir işte kendi varlığını sorgulamak. Bu hiçlikten bir şey, tek bir şey çıkarmaya izin veriyoruz denseydi bu duruma düşen biri yine de tek bir şey bile çıkaramazdı.
Ev soğuk değildi aslında ama üşüdüğünü hissedip oturduğu yerden kalktı ve eski bir hırka geçirdi sırtına. Balkon kapısına doğru yürüdü. Perdeyi aralayıp dışarıyı seyretmeye koyuldu. Hırçın bir yabani atın hiç tımar edilmemiş yeleleri gibi savruluyordu kar. Bu yıl geç gelmişti kış İstanbul’a. Fakat öyle bir yağıryordu ki sanki günlerdir şikayet eden doğuştan tedirgin hırslı insanlara bir şeyler söylemeye çalışıyordu.
Derin bir nefesle doldurdu ciğerlerini ve bir kaç saniye öylece bekleyip bir of çeker gibi verdi soğuk pencere camına doğru. Cam buharlandı ve yavaş yavaş buhar dağılırken birlikte camdan dışarıyı, karın yağışını izlediklerini hayal etmeye başladı. Önünde duruyordu ve ne sıkı ne de boş vermiş fakat onu ne kadar çok sevdiğini her saniye ona hissettirecek şekilde sarılmış, narin omuzunun üzerine çenesini yaslamış birlikte bakıyorlardı karın yağışına. Birbirlerinin içlerinden geçenleri hissediyormuş gibiydiler. Oda karanlıktı, belki bir mum yanıyordu. Elektrikler kesilmiş ama sokak lambası da yanıyordu. Yanağından öpüyor, o da acıyla ama mutlulukla gülümsüyordu.
Neden böyle hissettiğini, bu hayalin neden böyle hüzünlü olduğunu düşünmedi. O an için ona, istediği hissi yaşatıyordu bu hayal. Sanki ağlamak istiyordu da bir bahane arıyordu kendine. Sanki son geceleriymiş, sabah olunca da bir daha ne zaman döneceği belli olmayacak bir gidişle gidecekmiş. Tek söz söylemek istemiyorlar bu yüzden birbirlerine. Sadece o anın huzurunu yaşamak istiyorlar. Fakat içten içe de böyle bir şeyin hiçbir zaman olmayacağını, olamayacağını bildiği için, yani o ayrılık daha hiç kavuşmadan başladığı için, bu hüznü resmetmeye çalışıyordu sanki kendince.
Döndü ve masanın üzerinde duran kül tablasını alıp çöpe döktü. Sonra odaya dönüp bir sigara yaktı. Bilgisayardan Sema Moritz’in Hasret isimli şarkısını açıp döngüye aldı. Birkaç gün önce Satantango filminin, o çocuğun ifadesiz fakat içerisinde koca bir hikayeyi barındıran bakışları ve koltuğunun altında ölü kedisi ile yürüdüğü sahneye bu şarkıyı ekleyip yükledikleri bir kesiti sosyal medyada görmüş ve şarkı yeniden aklına gelmişti. Hatta filmi açıp tekrar izlemek istemişti fakat filmin süresinin yedi saat olmasından dolayı vazgeçmişti. Sosyal medyada izlediğinde şarkı plak kaydı gibiydi. Şimdi bilgisayardan açtığı hali aynı hissi vermemiş olsa da yine de beklediği hüznü vermeye yetiyordu.
Bela Tarr’ın Satantango’su ya da Torino Atı ile Tarkovsky’nin Stalker’i arasında nasıl bir fark olabileceğini düşündü. “İkisi de çok büyük yönetmen ama Tarkovsky’yi daha büyük yapan şey nedir?” diye sordu kendine. Sonra kül tablasını eline alıp önce ışıkları kapattı sonra da yine balkon kapısının önüne gitti. Kar hızını kesmeden yağıyordu. “Tipi” diye mırıldandır. İçini çekti. Sigaradan içti. Dışarıya baktı. Müziğe kulak verdi. Şarkının sözlerini anlamakta güçlük çekiyordu. Zaten hiç anlamaya da çalışmamıştı. Böylesi daha çok hoşuna gidiyordu. Sonbahar filminde meyhane sahnesinde Gürcü kadınların söylediği Tua Seturpa isimli şarkıyı dinlediği hissi bu şarkıdan da alabiliyordu böyle yapınca. Biraz önceki gibi olmamıştı bu sefer. Elinde kül tablası ve üflediği zaman camdan dönüp yüzüne çarpan sigara dumanı az önceki hüznü kaçırmıştı sanki fakat umursamadı.
Odanın kapısı açık duruyordu. Arada bir o tarafa bakıp, oda kapısının tam karşısında, odadan çıkar çıkmaz başlayan koridorun diğer tarafında duran, daire kapısının dürbününden ışık gelip gelmediğini kontrol ediyordu. Umut nedir diye sorsaydınız bu hali gösterirdim. Umut size, hiç gelmeyeceğinden emin olduğunuz birinin yolunu bekletir. Kimine göre bu belki de umut değil çaresizliktir ama zaten umut da çaresizliğin olduğu yerde göstermez mi kendini. Gecenin karanlığında parlayan bir sigara közü gibi değil midir? Kapının dürbününden içeri bir ışık süzülecek, sonra evin tüm ışıklarını açıp kapıya koşturacak. Kimin geldiğini görmek için bakmaya cesaret edemeyecek. O olduğuna emin olmak zorunda olarak ve kalbi yerinden çıkarmışçasına kapıyı açacak.
Karşısında saçları rüzgardan birbirine karışmış ve kar taneleri ile süslenmiş, iki eli ile birden küçük çantasını önünde tutan ve mahcup bir ifadeyle başını öne eğmiş, ne diyeceğini bilmeyen ve ne ile karşılaşacağını tahmin edemeyen tedirgin, korkmuş ve aynı çaresizliğin umudunu gizlemeye çalışan bir kadın ve nasıl, hangi şairane ya da belki olabildiğine doğal cümlelerle hoş geldin diyeceğini bilemeyen bir adam. Açık ve içeri soğuktan çok endişeli bir umudun sıcaklığı yayılan kapının önünde, kendilerine belki bir ömür gibi gelen birkaç saniye. Ne adamın söylediğinden haberi var ne de kadının duyduklarından. Dışarıda bir tipi var aylardır beklenen. Sonrası yok. Sonrası hayallerde bile görülmedi. Sadece kadın kapıdan girdikten sonra olan her şeyin sonunda yani hikayenin tüm heyecanlı tarafı bittikten sonra, balkon kapısının camından, sevdiği adamın kokusu ve buseleri eşliğinde kar yağışını izlemesi ve kalbinin hüzün ve mutluluk ile aynı anda titremesinin verdiği garip duyguyu duyabildi göğsünün tam ortasında. Sigarasından derin bir nefes çekti.
Perdeyi iyice açtı. Oturduğu yerden baktığı zaman kar yağışını görebilmek istiyordu. Sigarası bitince masaya geçti. Işıkları açmadı. Rüzgar kar tanelerini cama vurdukça çıkan seslerle birlikte şarkı ve karanlık iyice içine hüzün katıyordu. Üst üste üçüncüden sonra artık istediği tadı alamayacak olması ve bu kadar fazla içmenin de çok zararlı olmasından dolayı kısa zaman içerisinde tekrar sigara içemeyecek olmasından dolayı da canı sıkıldı. Rüzgar ara ara şiddetini artırıyordu. Çatı katında oturduğu için tepesinde ürkütücü sesler işitiyor fakat alışkın olduğu için umursamıyordu. Her şey yokluğuna uygundu. Hüzün ve melankoli dolu. Günlerce bu halde kalabilirdi. Fakat sabah olacak ve mecburen işe gidecekti. Hayat beklemiyordu. Hayat! “Neden?” diye başlayacaktı ki lafa durdu sonra. Çünkü bu nedenlerin arkası gelmez hiç. Sormaya bir başladın mı ölene kadar gider. Neden? Neden? Neden? Bunu iyi biliyordu. Sustu. Dayanamayıp bir sigara daha yaktı ve yine balkon kapısının önüne gitti.
Aklına İsmet Özel’in “Karlı Bir Gece Vakti Bir Dostu Uyandırmak” şiiri geldi. “Benim adım insanların hizasına yazılmıştır. Her gün yepyeni rüyalarla ödenebilen bir ceza bu” diye mırıldandı. “İnsan olmak ne kadar zor” diye düşündü. “Nedir bu yükü hafifletecek olan. Unutmak mı? Eğlenmek mi onun gibi? Umursamamak mı? Hem insan kalabilmek hem de hayattan zevk alabilmek mümkün mü? Nasıl becerebiliyor bunu? Bu kadar acıya nasıl katlanıyor? Nasıl teselli ediyor kendini? Ahh yalnızlık! Sen ne acayip bir şeysin. Of! Onun da içi kan ağlamıyor mu? Nasıl durabiliyor, nasıl avutuyor kendini, ne söylüyor kendine, nasıl teselli ediyor? Ah ulan yalnızlık. Yalnızlık olmayınca insan kendini ne güzel kandırıyor ama bir yalnız kalmayagörsün, o içine attığı, günden güne biriktirdiği ne varsa dışarıya atıyor kendini. Evin içinde yağıyor sanki şu kar.” Söylenip dururken sigarası bitti fakat oradan ayrılamadı. Kül tablasını rastgele bir yere bıraktı ve ellerini koynunda birleştirdi. “Ne vardı şimdi burada olsaydın. Hiç ayrılmayacak olsaydık ya. Sarılsaydım sana böyle. Sonra uykumuz gelseydi. Şu fırtınanın ve şu hüzünlü şarkının sesini dinleyerek uyusaydık sarılarak. Uyandığım zaman yanımda olduğunu görseydim. Fırtına bitmiş olurdu belki. Bir bakmışız her taraf bembeyaz. Çıkardık dışarı. Karda yürürdük. Sıcak bir mekanda kahvaltı yapardık. Of! Oğlum yapma şunu kendine yav!”
Hayatın her zaman istediği gibi olmayacağını düşündü. Böyle miydi gerçekten bilmiyordu. Fakat bu yaşına kadar hep böyle olmuştu. Sebebi neydi onu da bilmiyordu. Belki istediği şeylerin peşinden koşmaktan korktuğu içindi. Belki de gerçekten hayat böyleydi. Bunun cevabını asla bulamayacaktı. Fakat bu durum aklına geldikçe hep hüzünlenirdi. Çünkü ne zaman hayatın her zaman istediği gibi olmayacağını anlasa bu aslında hayatın istediği gibi gitmediği bir anında olduğu anlamına geliyordu. Hayat istediği gibi gittiği zamanlarda da “Hayat ne güzel be” derdi. Hakkını verirdi. Fakat aslında hayat insanların istemesiyle alakalı bir şey değildir. Bir hayat vardır. Bazen hüzünlüdür bazen sevinçli işte. Bazen korku verir bazen huzur. Bazen yorar, hiçbir şey yapmıyorken bile yorar bazen de işsizlikten sıkılırsın falan işte. Fakat hayat iyi midir kötü mü bu bilinmez. Bunun bir cevabı yoktur. Hayat işte. Su gibi bir şey. Bazen yağmur olur bazen kar, bazen dolu olur bazen sel. Bazen deniz bazen göl. Bazen de bir bardak su işte. Su iyi midir kötü mü? Ne önemi var ki? Su sudur işte, hayat da hayat.
Tek fark nerede durduğundur. Pencereden mi izliyorsun yoksa üzerine mi yağıyor kar. Dışarıdaysan her zaman hüzün vardır. Kolay değildir hayatın içinde olmak, yorulursun hatta bazen kanarsın. Fakat pencereden izliyorsan hayat akıp gider, insana da hep hüzün ve pişmanlık kalır. Hayatın neresinde olduğunu da bilmiyordu. Çünkü elinden gelen bir şey yoktu. Tek başınaysan ve bazen seni kendi hayatına dahil etmezse bir başkası ne kadar çok istesen de, elinde hüzünden başka bir şey kalmaz. Bu hayattaki en zor şey sanırım, elinden hiçbir şeyin gelmediğini anladığın o andır. Çaresizlik yani umut. Hayatta kalmanın tek yoludur umut o çaresizlik anında. Bir de sanırım kabullenmek var. Kabullenmek de ölümden farksız işte. Bittiğini kabul etmek. Bir tercih meselesidir belki hayat. Ya umut ya da kabullenmek. Birini seçeceksin. İkisi de birbirinden beter. O ise umut etmeyi seçiyordu en iyi bildiği şey kabullenmek olsa da umut etmeyi seçiyordu bu sefer.
Mutlu olan insanlara bakınca bazen hayıflanır insan. Bilmez ki herkesin kendine göre bir hayatı, bir derdi var. İnsan kendini mutsuz edecek bir şey illaki buluyor. Belki de o an, o tipide dışarıda, sevdiği adamdan ve belki çocuklarından ayrı kalmış hatta belki onları kaybetmiş, çöplerde atık poşet toplamaya çalışan bir mülteci kadının, o kadar acıdan sonra tek derdi sabah olunca topladığı çöpleri üç kuruşa satıp sıcak bir çorba içmektir kendini kabul edecek bir lokantada. Fakat bunu bilmek yine de kimsenin acısını dindirmez. En kötüsü bu mudur bilmem ama en kötüsünü bilmek bile insanın acısını dindirmez. Ne garip. İnsanın bitmek bilmeyen istekleri acizliğinden midir küstahlığından mı, cahilliğinden mi yoksa zalimliğinden mi? Her neyse de balkonunun penceresi önündeki adamın içindeki hüzün gerçekti. Kendini avutmayı ustalıkla becerebilen kadının içindeki hüzün de…
Zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiş olacak ki saatin on ikiye geldiğini görünce canı sıkıldı. Ertesi gün iş vardı. Uyuması gerekiyordu. Uykusu da gelmişti aslında. Yatsa uyuyabilirdi fakat gecenin bir yarısı uyanması da kuvvetle muhtemeldi. Böyle zamanlarda insanlar garip şeyler yaparlar. Satantango filmini izlemeye karar verdi. Yedi saat sürecek bu filmi izlemek demek hiç uyumadan işe gitmesi anlamına geliyordu. Yine de umursamadı ve ışıkları açıp mutfağa gitti ve çay koymak için ocağın üzerinde duran demliğe uzandı. Sonra vazgeçti. Mutfak dolabını açıp eski çelik cezveyi çıkardı. Sonra da diğer dolaptan kahveyi çıkardı. Duraksadı. Kahve ve cezveye bakmaya koyuldu. “Bu ne kadar devam edecek böyle” dedi. “Aman bilmiyorum ya, ne bileyim, bilmiyorum. Nerden bileyim, bilmiyorum.” Durdu, içini çekti, adını söyledi. Adını söyleyince içini, sanki sıcak bir yaz gününde günlerce susuz kalmış da, hemen bir kaç dakika yağıp geçecek bir yaz yağmurunun bir kaç damlası dudağına düşmüş ve suya olan özlemi, sevdiği kadının foroğrafını öper gibi bir nebze de olsa özlemini hafifletmiş gibi dinmese de umut getirmiş gibi bir huzurla doldu. Adını söyledi defalarca. “Seni çok özledim” dedi sonra. Sonra da ağlamamaya çalışarak kahve yapmaya koyuldu. Koltuğunun altında ölü kedisiyle birlikte yürüyen çocuğun bakışlarıyla izleyecekti şimdi bu filmi, acı kahvesi ve artık ağzının tadını bozan sigarasıyla birlikte ve hala kar tipi halinde yağıyordu.

Yorum bırakın