Ne olduğunu anlayamadan daha, bir yıl daha geçmişti. Evet zaman. Sahiden ne ürkütücü şey şu zaman. Lakin insan ne çabuk unutuyor bir şeyleri. İlle de kendini kandırıp bir telaşın peşine peyk ediyor kendini. Hayal bile edilemeyecek kadar üzülmüştü oysa gittiğinde. Asla unutamayacağını sanıyordu ama bazen aradan günler hatta aylar geçiyordu da aklına bile gelmiyordu. Nihayet fark ettiğinde bu unutuşları, insanlığını sorgulamış, “Demek ki böyle oluyormuş” demişti de bir daha hiçbir ayrılığa üzülmeyeceğini sezmişti.
Bu fark edişin sonunda kendinde bir güç, bir cesaret bulmuştu. Kimseyi kaybetmekten korkmayacağını, kimsenin yokluğunun dayanılmaz olamayacağını düşünüp pervasızca yaşamaya başlamıştı. Kimle tanışsa hayatına alıyor, canının istemediğini de hiç gözünün yaşına bakmadan hayatından çıkarıyordu. Çünkü biliyordu ki kendisi alışabiliyorsa bir başkası da kendi yokluğuna pekala alışabilirdi. Zaten insan her durumda yalnız değil miydi? Ne kadar kalabalık içinde de olsa insan her zaman yalnızdı. Çok ayrılıklar yaşamıştı hem. Hala dimdik ayaktaydı. Bu gidiş de onu iyice insanın yalnızlığına inandırmıştı.
Bir ben vardım şu kainatta
Bir de kainat
Gerisi de rüyadan ibaret
Hava, su ve ekmek
Gerisi ölmekten başka nedir?
Hangi güler yüzün sıcaklığı
Hangi sıcak kalp kazınır taşlara
Hangi sevdayı taşırım koynumda
Şu kabre sığmazdı benden başkası da
Kabul etmedi toprak beni
Çok defa düşünmüştü bunu. İnsanın bütün sevinçleri ve hüzünler ve tüm hisleri yaşandığı anda yaşanıyor ve sonra bitip gidiyordu. Birini sevmenin tek yolu onunla geçmişte yaşadığın güzel hatıralardı. Yani her şey hafızadan ibaretti. Her gün sana güzellikler yapsa da birisi, her gece yattıktan sonra tüm hafızası sıfırlansa ertesi gün o kişiyi, kendine yeni bir güzellik yapana kadar, sevmenin bir yolu yoktu. Sevinç de öfke de hüzün de sadece o an yani tam da yaşandığı an vardı ve sadece o an gerçekti. Ondan sonrası hatıradan yani hafızadan ibaretti.
Böyle avutuyordu kendini. Avutmakla kalmıyor gittikçe bu fikrin gerçekliğine inanıyordu. Fakat buna inandıkça hayatın bir rengi kaybolmuş gibi hissediyordu. Ürkütücü hatta ürpertici bir hisle, bir sabah bir kabustan uyanıp, yatağında doğrulup, pencereden vuran kuru ve ılık sabah güneşinin aydınlattığı yüzü geliyordu gözünün önüne. Fakat umursamıyor, hiçbir durumda, hiçbir şeyin ayrılıktan daha kötü olamayacağını düşünüyordu.
Bazen bunun, acılarından uzaklaşmak için, kendi zihninin uydurduğu ve ince detaylarını bilerek görmezden geldiği bir yalan, bir bahane olabileceği geliyordu aklına. Fakat nihayetinde yaşamaya devam etmek zorunda olduğunu, gidenin geri gelmeyeceğini, böyle yaşamaktan başka seçeneğinin olmadığını düşünüp bu fikrin eksik ve kusurlu yerlerini görmezden geliyordu. Bu görmezden geliş tanrıya bir isyan gibiydi. Bunu da hissediyordu aslında fakat aynı isyan bu hissi de umursamamasına sebep oluyordu.
Korkak dağların cesedini çiğnedim
Elimin tersiyle kattım rüzgarın önüne
Hayata alışmakta hünersiz
Cahil çocukların kirli yüzlerini
Genç kızların yaşlarını çaldım
Mutsuz kadınların sabırlarını
İyi adamların umutlarını
Kalanları da aynı çukura doldurup
Dikildim karşına
Ondan mı düştü bildiklerim,
Büyük sözler tuzağına?
Hatta bir gün aklına çok garip bir fikir gelmişti. Beş duyusu çalışmayan biri yaşadığını nasıl anlar. Yani ne görüyor, ne duyuyor. Bedeni hiçbir şey hissetmiyor. Koku ve tat alma da yok. Böyle biri yaşıyor sayılır mı? Hiçbir şey öğrenmemiş ki bir hafızası olsun. Ancak belki kalbi titrese ve her kalp titremesini bir anı olarak hafızasına kaydetse bir bilince varabilir belki. Fakat dağarcığında tek bir kelime bile yok bu duyguyu tanımlayacak. Sadece bir his var. Tanımadığı, anlamlandıramadığı, tarif edemediği bir his. O zaman o insan sadece o histen ibaret olmaz mı? Kalbi normalden biraz fazla attığı zaman ve damarlarına adrenalin hücum ettiği zaman ya da fark etmez işte, bir şekilde normalin dışına çıktığı zaman bir his çıkacak ortaya ve o kişi o histen ibaret olacak. Onun olmadığı zamanda ya hiç var olmayacak ya da duyacağı tek şey, buna bir anlam veremese de, özlemden başka bir şey olmayacak.
Çok garip. İnsan tanımlayabildiği sürece var. Hafızasında depoladığı kelimelerle var. Yani sadece hafızası var. Hatta konuşabilmesi bile ve düşünebilmesi bile buna bağlı. Aslında bu durum bir bakıma hem zor hem de acıklı. Çünkü ne kadar bilirsen hayatın o kadar boktan olur. Çok bilirsen gerçeği bulayım derken içinden çıkılmaz bir bataklığa saplanırsın. Az bilirsen hem gerçeği göremezsin hem de ömür boyu aldanmaktan kurtulamazsın. Acıklı çünkü kelimelerle tanımladığı zaman gerçekten, o beş duyu organı çalışmayan kimse gibi, gerçekten o hissi yaşayamayacak. Yani ona ne öğrettilerse onunla yetinecek. Tam orasına geldiğinde hicazdan bir tokat atan şarkı gibi; sevdadandır dedi annem, aldırma.
Bahanelerim vardı benim oysa
Asırlar dolusu
Gerçekten ayrıt edilmez
Peşine düşüp gidilesi
Ne kılıç keser
Ne kalkan durur önünde
Camı eğriltir
Suyu doğrultur
Bebekleri konuşturur
Cahili susturur
Şu pervasız yürüyüşüme aldandıysan
Bil ki bundandır
Her seferinde uzun uzun kendine anlatmasa da veya kendine hatırlatacak bir şifre olmasa da kendini böyle kandırıyordu. Ne kadar çok kelime o kadar çok inanç. Boşuna dememişler çok laf yalansız olmaz diye. Böyle yapıyordu işte saklanmak için. Tanımlıyor, tarif ediyor, bir sebep buluyordu. Çocukluk travması ya da bilmem neysel anksiyete. Şu şöyle olduğu için bu böyle. Bak gördün mü? Ne kadar da mantıklı. Evet mantıklıydı. Çok haklıydı. Bütün hesaplar tutuyordu. Nereden bakarsan bak, ister evrimsel süreç de, ister kader de, ister hesapla ister kitaplardan bak fark etmez. Nasıl yapıyorsa yapıyordu ve bir yolunu buluyordu herkes gibi. Bütün hesaplar çok ama çok mantıklı ve olabildiğince tutarlıydı.
Sonra bir gün onunla karşılaştı. Korktu ve hemen savunmaya geçti en kıvrak kelimelerle. Kaşı şöyle, gözü böyle. Hem şu huyu da ne kadar bilmem ne. Bak ne dedi şöyle olunca, bu kız kesin böyle. Hem şusu var busu var, hem şuradan buradan hem de şundan bundan. Bak şeyi var hem şeyden gördüm üstünde hem de şeyi yok. Hesap doğruydu. Ne dediyse doğru. Ne dediyse var ne dediyse yok. Fazlası vardı eksiği yoktu. Sonra bir gün bir şey oldu ve bir de baktı ki bununla ilgili tek bir kelimesi bile yok.
Kaçamadı bu sefer. Hiçbir bahanesi işe yaramadı diyeceğim ama hiç bahane bulamadı ki diyeyim. Sürükleniyordu ve bundan kaçış yoktu. Baktı olacak gibi değil, bir fikir geldi aklına. Daha önce buna en çok benzeyen şey neyse ona benzetecekti. Ona göre müthiş fikirdi. Ona göre işe de yaramıştı. Başlarda her şey güzeldi. Plan işliyordu. Bu da işte öylesine bir sevdaydı. Yarın nasıl olsa çekip gitmesi muhtemeldi. Ayrılık da tam onun işiydi. Epeydir şöyle ağız tadıyla “aşk acısı” çekmemişti zaten. Bu çok iyi olacaktı. Ayrılık vakti gelene kadar keyfine bakar, ayrılık geldiğinde de hüznün en güzelini yine o yaşardı. Bu bahaneye kendini o kadar kaptırdı ki bunu gerçek sandı. Öyle sürükleniyordu ki farkında bile değildi.
Bir kış günüydü
Bir yangına karşı durdum
Ateş bulaştırdım ellerime
Sonra bir uçuruma yürüdüm
Gözümü kırpmadan
Nefesimden yakaladın
Dalgalı bir deniz gibi
Ruhuma ruhundan üfledin
Bana bir dokundun
Yeniden doğdum başka bir diyarda
Renk başka ses başka
Unuttum bildiğim ne varsa
Bambaşka bir şehir
Kainatın dışında
İçinden bir ses ona yapma diyordu, yapma! Bu sefer başka bir şey var bu işin içinde. Bununla baş edemezsin. Önceden de sevdin ama bu sanki sevginin ötesinde bir şey. Korkuyorum söylemeye ama sanki bu biraz aşka benziyor. Evet bu aşka benziyordu. Aşkın ne olduğunu iyi biliyordu. Ama sadece biliyordu. Hiç yaşamamıştı. Fakat bunu fark ettiği zaman iş işten çoktan geçmişti. Sürekli “Ben ne yapıyorum?” diye sorarken buluyordu kendini. “Ben ne yapıyorum? Ben bu değilim. Nasıl olur? Mümkün değil. Nasıl olur?”
Olmuştu işte. Aklında fikrinde sadece o vardı. Aşk bütün hafızasını istila etmişti. Başka bir şey düşünemiyordu. Ne yapacağını, nasıl davranacağını bilmiyordu. Sanki kurallarını bir kitapta öğrendiği bir kumar oyununa oturmuş ve daha ilk elden tüm servetini ortaya koymuştu. Her gün elinde avucunda ne varsa ellerine bırakıyordu. Bundan da zerre kadar pişman değildi. Öyle kaptırmıştı ki kendini ne bir prensip kalmıştı elinde ne de bir inanç. Her şey tamamen kontrolünden çıkmıştı. O ne isterse öyle oluyordu.
Ben sen oldum sonra
Tepede tırnağa sen kestim
Nereye kaçtımsa olmadı
Ne zamana gittiysem
Sen benimle geldin
Adımı unuttum
Lisanımı unuttum
Kim ne sorsa sen dedim
Kitaplarda sen
Filmlerde sen
Şarkılarda sen
Kime denk geldiysem seni anlattım
Kimden korktuysam seni sakladım
Neyi unuttuysam sonunda seni hatırladım
Ben sen oldum sonunda
Neyi çok seversen gider elinden derler ya, gitti. Hem de öyle bir gitti ki ağzını açıp gitme bile diyemedi. Çünkü bu gidiş kaçınılmazdı. Öyle bir gitti ki oturup geri gelsin diye dua bile edemedi. Bütün kelimeleri aldı öyle gitti. Geriye bir tek hasret kaldı, bir tek özlemek. Öyle bir gitti ki şarkıda söylediği gibi gitti, dün gibi.
İlk başlarda anlayamadı durumun ne kadar vahim olduğunu. Çünkü kendini çok iyi kandırmıştı ve içindeki sese de kulak vermemişti. Bunun da diğer sevmekler gibi olacağını düşünmüştü. Zamanla unutulacaktı. Çünkü bunu çok defa yaşamıştı. Hatta bir defasında her gün gördüğü birini bile unutmuştu da unuttuğunu bile fark etmemişti. Bunu da bir şekilde unutabilirdi. Fakat öyle olmadı. Günler geçiyor fakat içindeki özlem bir türlü azalmıyordu. Hiç olmayacak şeylerden bile aklına o geliyordu.
Onunla olduğu zamanlar hayat başka bir boyuttaydı sanki. Yaptığı her şey o boyutta yani o varken yapılmıştı çünkü. Yemek yese, su içse hatta gökyüzüne bakıp nefes alsa bile o geliyordu aklına. Çünkü ondan önce yaptığı her şey onunla birlikteyken başka bir kimlik kazanmıştı. O gidince de şimdi yine her şey yeni bir kimlik kazandı. Onsuz her şey eksikti artık. Bu nasıl unutulabilirdi. Çivi çiviyi söker hesabı, ancak başka biri girecek hayatına da yeni bir kimlik kazanacak her şey. Belki o zaman unutabilecekti. Fakat bunun gerçekten mümkün olup olmadığına da emin değildi.
Belki bu sefer biraz daha uzun sürer diye düşündü. Belki diğerlerinin iki üç katı ya da belki beş hadi bilemedin on katı. Fakat yok, olmuyordu. Her gün günde kaç defa onun ismini söylerken buluyordu kendini. Ne unutması, azalmıyordu bile. Sanki daha az önce gitmiş gibiydi. Bazen ağlayıveriyordu durduk yere. Hatta bir gün akşam eve giderken yolu uzatıp onun mahallesinden geçmişti. Tam onunla beraber çay içtikleri pastanenin önünden geçerken kavga ettikleri zamanlarda dinlediği şarkı çalmaya başlamıştı da dolmuşta bir yandan düşmemek için bir yerlere tutunmaya çalışırken bir yandan da ağlarken bulmuştu kendini. Şükür ki güneş gözlüğü vardı da kimse fark etmedi. Gerçi fark etseler de umurunda değildi o an.
Ve ben sen kaldım sonunda
Gelme sakın
Bulamazsın beni
Firar ettim tüm mekanlardan
Bu bedendeki de ben değilim artık
Varla yok arası
Yalnızlıktan sonrası benim
Güneşsiz bir ülkenin gündüz
Yazı ve baharı gibi
Gelme sakın, korkuyorum
Bildiğim her şeyi de unuttum
Yeniden doğmak gibi
Günler öyle bomboş geçiyor. Bir uğraş bulması lazım. Bulacak da muhtemelen. Biraz kendini toparlaması lazım. Biraz adam olması lazım. Bu böyle gitmez. Hem geri dönse de bu iş yürümez artık. Bunun farkında olması lazım. Çünkü o zaman her şey toz pembe idi. Bir rüyanın içinde gibiydi. Hani rüyada hiçbir şey sizin kontrolünüzde değildir. Aklınız başınızda olsa kaçmanız gereken şeye rüyada balıklama dalarsınız. Öyleydi işte o zamanlar. Ayrıldıktan sonra düşündüğü zaman neyi ne kadar yanlış yaptığını anlamıştı zaten. Faka o zamanlar muhakeme yeteneği elinden alınmış gibiydi sanki.
Şimdi geri gelse tek doğru adım atamaz. Saçma sapan davranmaya başlar. Kız da bu adam beni sevmiyormuş diye düşünür. Zaten böyle bir şey olmayacak olsaydı muhtemelen ayrılmazlardı. Kızda da benzer bir durum vardır muhtemelen. Belki o kadar fazla değildir ama o da bir şeyleri yanlış yaptığı için pişmandır muhtemelen. Öyle olmasaydı şimdiye kadar gelirdi ya da en azından arayıp halini hatırını falan sorardı. Gerçi kız bizimkinden daha aklı başındaydı. Durduk yere daha fazla aklını başından almayayım diye aramıyor da olabilir.
Bunu anlatması zor. Fakat öyle. Biri bir defa gittiyse artık hiçbir şey eskisi gibi olamazdı. Bilmiyorum belki de kız bizimkinin bir haltı beceremeyeceğini anladığı için gitmiştir. Bizimki de becerebilir miydi bilmiyorum. Her şeyin üstesinden gelebilir miydi? Gelirdi ama çok yıpranırdı. Hiçbir şey de istediği gibi olmazdı. Kader garip bir şey. Bir şey nasip olmayacaksa ayrılık gelip insanı kurtarır. Hüsn-ü Aşk’taki Sühan gibi. Aşk ne zaman belaya bulaşsa Sühan gelip kurtarıyordu ya. Bana Sühan ayrılıkmış gibi gelmişti hep.
Her neyse de bizimki bu işi beceremedi. Kız da bırakıp gitti neticede. Mutlu olmak hüner isteyen bir iştir. Güç isteyen bir iştir. Zorlukla mücadele etmek gibi bir yükü vardır mutlu olmanın. Bunu herkes kaldıramıyor maalesef. Hatta belki de daha zor mutlu olabilmek. Çünkü zorlukla mücadele etmek kendiliğinden olan bir şeydir. Tahammül sınırın ne ise onun nispetinde mücadele edebiliyorsun ki hem de zorluk her zaman başa gelen bir şey değildir. Fakat mutlu olmak için her saniye tetikte olmak lazım. Her anında bu yükü layıkıyla tutup kaldırman lazım. Her an dengede tutmaya çalışıla bir şey gibi. Belki bir ip üzerinde yürümek gibi. Mutlu olmak hüner ister.
Şimdi sen de git
Bana sırtını dön ve git
Sen yüzünü nereye dönersen
Mutluluk o tarafta
Sana verdiğim sözleri tutamadım ben zaten
Git, bahar götür kurak topraklara
Hem ben daha hayatı öğreneceğim
Eli kanlı çocuklar gibi
Dik durmayı öğreneceğim
Zalime karşı
Sesimi yükselteceğim
Belki bir gün düşmana karşı
Sen diye bağırırken bulacaksın beni
Ben ancak sen olabildim çünkü
Senin olmak ölmek gibi

Yorum bırakın