GÜNLER GEÇİYOR

Metrobüsle Anadolu’dan Avrupa’ya geçip Mecidiyeköy durağında indikten sonra Trump tarafından çıkıp, Trump’ı soluna alıp Murat Muhallebicisi’ne kadar yürüyorsun. Murat Muhallebicisi’nden sola dönünce karşına çıkıyor, Kuru Kahveci Fuat Bey, bizim Tekin’in ora. Bir aksilik olmazsa ya da başka birine söz vermediysem her Pazar, en geç 19:00’dan sonra oraya gidiyorum. Cumartesi akşamları ve hafta içi bir iki gün de, genelde akşamları Kuzguncuk’ta Aliki isminde bir yer var, orada takılıyorum fakat orası 23:00 gibi kapatıyor Cumartesi olsa bile. Bir de Süheyla var. Onu söylemiştim zaten. Ümraniye Santral’de Hacı Bekir Künç’ün yan tarafı. Caddede değil ara sokakta. Bizim Ramazan’la Kağan’ın yeri. Kaan da olabilir. Ama oraya pek sık gitmiyorum. Tekin ordayken daha çok giderdik. Hatta bir ara her gün oradaydık. Şimdi kimse kalmadı. En erken iki haftada bir gidiyorum o da Serkan müsait olursa. Ya o beni arar ya ben onu. Öyle işte

Salı günleri Enver Hoca’nın dersleri var, Sultanahmet tarafında. Dikili Taş’ın oradan arka sokaklara giriyorsun. Sokullu Mehmet Paşa Camii var, onun karşısında. Eskiden Özbekler Tekkesi olarak kullanılırmış. İstanbul’a gelen Özbekler orada konaklarmış. Şimdi bir derneğe ait. Dersler orada oluyor. Saat 17:30 da başlıyor ders, bir defa ara veriyoruz, saat dokuza kadar falan devam ediyor. Sonra Enver Hoca, Mehmet Hoca, Mürşit, Ben karşıya geçiyoruz Marmaray’la. Bazen Yasir ile Azize de oluyor. Çıkışta artık nasıl denk gelirsek. Hatta bazen Enver Hoca’yı beklemiyoruz biz. Üsküdar’a varınca da Mehmet Hoca, Mürşit, Ben bir de o gün gelmişse Yasir bir kahveci var orada oturuyoruz. Kuru Kahveci Hafız Ahmet isminde bir yer. O caddenin ismini hep unutuyorum. Valide Camii’ni geçince ilk sağa sapıyorsun, bir yüz metre falan ileride. Bak Salih geldi şimdi yine aklıma. Adi herif. Neyse…

Burak Gaziantep’e gitti. Gittikten sonra bir defa görüşebildik sanırım. Serhat zaten bir türlü fırsat bulup gelemiyor. Serhat’ı daha az görüyoruz. Üç aylara bir hafta falan var. Belki Üsküdar’da iftar yaparız. Senede bir olsa da yüzünü görmüş oluruz.

Geçtiğimiz Cumartesi Aliki’de yan masama iki genç oturdu. Film çekeceklermiş, onun planlamasını yapmaya çalışıyorlardı. Bir ara bir tanesi ki bunun yönetmen olacak olan olduğunu tahmin ediyorum, ismi yanlış hatırlamıyorsam Begüm ya da ona benzer bir şeydi, biriyle telefonda konuşurken, ayın 12 si gibi Fatih’de setim var. Gel de set nasıl oluyormuş gör gibi bir şeyler söyledi. Büyük ihtimalle bitirme ödevi falandır ama çocuğun kendiyle gurur duyduğu her halinden belliydi. Bu hali beni biraz rahatsız etti. İşin aslı, kendini sevmenin, kendine değer vermenin nasıl bir şey olduğunu ben senden öğrendim, o günden beri insanlara bakışım da hayli değişti fakat yine de çocukta beni rahatsız eden bir şey vardı. Kendine kıymet vermek ile kendini bir şey sanmak insanın halet-i ruhiyesine nasıl da yansıyor. Neyse, tanımam etmem, günahına girmeyeyim.

Yan gözle bunlara bakıp kulak verdim biraz. Bunu da çaktırmadan yapma ihtiyacı duymadım. Lafa gireyim, biraz konuşur sohbet ederiz belki diye neredeyse gözlerinin içine bakarak dinleyecektim. Sonra vazgeçtim. Belki setlerine giderim diye düşünmüştüm ama uğraşamayacağımı düşündüm. Aliki güzel mekan. Geçen bizim Halil gelmişti de yine Aliki’de oturuyorduk. Yan masadan yine biri “abi koruma mısın?” diye soruverdi. Ben seviyorum.

Halil demişken önceki Cumartesi de Süheyla’da Serkan’la çay içiyorduk. Bu Halillerin memleketten bir arkadaşları vardı onun adı da Serkan. Pat o girdi mekana. Koskoca İstanbul’da nasıl denk geldiyse. Gittim yanına, beni tanımakta zorlandı ama tanıdı. İki üç ay olmuş, Paşabahçe’de bir okula atanmış. Ben onu asker oldu sanıyordum. Bir ara dışarı çıkmıştım, geldiğimde gitmişti. Aslında aklıma da geldiydi ama neyse, başka zaman yine görüşürüz belki. Dünya küçük diyorlar ya, öyle gibi görünüyor ama hiç inanmak gelmiyor içimden. Küçük olsaydı bir gün de sana rastlardım.

Gerçi sana denk gelsem bir yerlerde ne yaparım bilmiyorum. Bir kaç tanıdığımdan duymuştum. Eskiden aşık olduğu birilerini pat diye, yolda yürürken karşılarında gördükleri zaman hissettikleri şok duygusunu anlatmışlardı. Benzer şeylerdi. Bizim birader anlatmıştı, lisede bir kız vardı. Biri de Ercan Abim. Şimdi sen abi değil ağabey diye düzeltmek istersin, olsun ben böyle seviyorum. Gerçi sen böyle ufak tefek şeyleri düzeltmek için boşuna nefes harcamazsın. Senin yöntemin çok başka. Hayal kırıklığı ve gözyaşı kullanıyorsun sen. Nefesini bile boşa harcamayan biri bunları boşa harcar mı hiç. Ben neleri düzelttim sayende, bir bilseler…

Hava bozuk bu gün. Bir ara kara çevirdi ama durdu. İnternetten hava durumuna baktım. Haberler falan kaç gündür Çarşamba günü kar yağacak diyordu fakat şimdi kar mar gözükmüyor. İnsanlık bu internet denen şeye ne kadar çabuk alıştı. İşlerimizi oldukça kolaylaştırdı ama çok şeyin de kıymeti azaldı hatta kayboldu sanki. Eskiden radyoda bir şarkı çıkacak da dinleyeceksin. Ondan önce gramofon falan varmış. Ondan önce de ancak, şimdiki zamanın canlı müzik dediği bir meşke denk gelmen lazım. Ne kadar değerliymiş bir şeyler dinleyebilmek. Düğünler de bu yüzden belki bu kadar önemliydi bir zamanlar.

Buray’ın yeni albümü çıkmış. İnci diye bir şarkısı var, radyoda çalıp duruyor boyna. Olmuşum Leyla vardı bundan önce. O da çalıyor hala. Hatta Girdap bile çalıyor. Bir de, neyse…

Melike Şahin çok çıkıyor radyoda, Diva Yorgun. Mabel Matiz’in şarkısıymış. Geri kalanın da seslerini de şarkılarını da birbirinden ayırt edemiyorum kolay kolay. Çalıyor işte. Arabanın radyosu olmasa müzik dinleyeceğim de yok. Bu kafe kafe gezmeleri biraz da müzik dinleyebilmek için yapıyorum sanki. Yolların çoğunu yürümek zorunda kaldığım için, malum İstanbul Trafiği, gitmesi bir dert, yer bulması başka bir dert. Kulaklık kulağımda. Aliki’de de hep kulağımda. Genelde yalnızım hep çünkü. Tekin’in orda sadece gidip gelirken.

Tekin’in orada yeni insanlarla tanıştım. Ufuk var yeni. İyi adam ama bana bir türlü ısınamadı. Belki de temkinli davranıyor bilmiyorum. Murat var sonra, Azat’ın ağabeyi 😉 Daha öncesinde de tanışıyorduk ama bu kadar samimi değildik. Murat güzel adam. Samimi adamları sevmekten kendimi alamıyorum. Saltukhan ile Zehra var bir de. Yirmili yaşlarının başlarındalar daha. Gözlerinin içi parlıyor ikisinin de. İkisinin gözünde de umut var. Umut çok güzel şey. Bunlar neredeyse her gittiğimde gördüklerim. Zehra çocuk kitabı resimleme ile ilgili bir iş bulmuş. Benden hikaye yazmamı istedi hatta. Günler güzel geçiyor yani. Öyle işte.

Nasıl olduğunu anlamıyorum. Belki senin için sinir bozucu olabilir. Bilmiyorum belki de üzülüyorsundur. Kendini suçlamaya meyillisin. Benim için her gün yeni bir şaşkınlık oluyor. Bu gün de bir şey değişmedi diyorum, hayret bu gün de dünden farksız. Çok oldu biliyorum. Daha ne zamana kadar da böyle devam edecek onu da bilmiyorum. Benim elimde olan bir şey yok, hoş olsa da elimden geleni yapar mıydım bilmiyorum. Fakat hala bir cevap bulamıyorum. Ne vardı bu kadar çok…

Hava durumu yok dese de bana kar yağacakmış gibi geliyor. Nazlanıyor, hissediyorum. Kar yağacak. Bu gün akşam kurstan çıkıp Üsküdar’a indiğimde yağıyor olur inşaallah. Arabayı kuzguncuğa bırakacağım. Üsküdar’da arkadaşlarla ayrılınca oraya kadar yürüyeceğim. Aliki kapanmadıysa bir kahve içerim. Kapandıysa hemen bir ya da iki öncesinde Kuzgun Kahvesi var belki orada otururum. Ya da belki eve giderim. Hayat çok güzel biliyorum. Çok özlüyor olsam da öyle. Neyse, belki bir gün…
Belki…
Bir gün…

Yorum bırakın