Koyu renk bir palto, yakaları yukarı kaldırılmış. Siyah ya da beyaz bir kaşkol. Duruşu dik adamın ama aynı zamanda biraz da öne eğilmiş sanki. Yine de asil olduğu her halinden belli. Saçları açık kestane. İnce telli ve geriye doğru özenle taranmış. Rüzgar estikçe dalgalanıyor. Yüzü tıraşlı. Gözleri ön plana çıkmış fakat hatırlamaya çalışınca sadece bakışlarındaki derinliğin ürpertisi gelir aklına. Renkliydi sanırım gözleri. Koyu renk değildi en azından. Ela ya da belki bal rengi.
Sararmış yapraklar var. Rüzgar var. Bir eliyle, bir araya getirdiği paltosunun yakalarını, boğazının biraz altından tutuyor. Diğer eli cebinde sanki. Belli belirsiz bir gülümseme var yüzünde. Bakışlarıyla birleşen bu tebessüm hüzünlü bir aşk hikayesinin, tüm pişmanlıkları görmezden gelmeye çalışarak, ta en başından şimdiye kadar, kaç yıl geçmişse, ayrılıklar da hatta tüm özlemler ve gözyaşları da dahil tamamını bir çırpıda hatırlamanın neticesinde, hiçbir ressamın çizmeye gücünün yetemeyeceği bir sanatla parlıyordu. Yönü tam kadına dönük değildi. Yüzü de. Sanki gelmek ile gitmek arasındaki bir tereddütte kalmıştı. Yıllar süren bir uykuya yatsan ve bir gün alacakaranlık hatta kızıl bir vakitte uyansan, saate bile bakmadan bu kızıllığın akşama mı yoksa sabaha mı ait olduğunu bilirsin. Bu bakışlar böyle bir akşamın bakışıydı.
Kadının gözleri maviydi. Tarifsiz bir mavi. Ya da öyle bir yeşil. Güneş nasıl isterse öyle. Ya da deniz. Hani öfkeliyken lacivert olur da huzurluysa mavidir, kadın sessizliğindeyse yeşil. Gözleri işte öyle bir kalbin rengiyle boyanıyordu. Hayatta güvendiği ve şartsız kuralsız dost olduğu tek şey olan kalbinin… Sadece bedeni değil başı da dimdik duruyordu. Gözleri ifadesiz bir gözün açıklığındaydı, göz çevresi de kırışıksızdı. Ama başını öylesine bir kabullenişle dik tutuyordu ki bu ifadesiz yüz adamın söylediği her şeye en net cevabı veriyordu. Evet öyleydi. Kadının her şeye bir cevabı vardı. Kendi evladının idam kararını tereddüt etmeden veren bir hakimin sözleri kadar net ve berraktı bu bakışlar ve kadının hem yüzü hem bedeni tam olarak adama dönüktü.
Tek kelime etmeden öylece bakışarak aynı anda birçok şeyi konuştular ve bu sadece birkaç saniye sürdü. Sonra adam yakasını bırakıp o elini de cebine soktu ve bakışları değişmeden kadına doğru yürümeye başladı. Kadının çenesi biraz daha yukarı kalktı. Adam kadının yanına ulaştığında aklındaki her şey kayboldu. Sanki kadına aşık olduğunu fark ettiği ilk andaydı. Gözlerindeki şey artık sadece kendinden geçmiş bir hayranlıktı. Büyülenmiş gibi bakıyordu kadına ki büyülenmiş olmalıydı. Kadın direndi önce. Bu bakışlara karşı koymak onun için çok zordu. Bu bakışlardaki büyü ona da bulaştığı için yaşamamış mıydı bunca şeyi zaten. Boynu sağa doğru hafifçe büküldü kadının. Böyle bakmasın diye yalvarır gibiydi.
İkisinin de içinde bir şeyler koptu birden. Önce boğazları sonra da gözleri yanmaya başladı. Gözleri doldu ikisinin de. Adamı ağlatan şey özlemdi. Kadının neden ağladığını ise adam hiçbir zaman anlamadı. Adamın gözyaşları “özledim” diyordu. “Seni öyle çok özledim ki…” Kadınınkiler ise “git” diyordu aslında. “Git, ne olursun git buradan.” Kadın her şeyin farkındaydı. Her şeyi biliyordu. Ama adam şımartılmamış bir çocuk hüznüyle ve çaresizce kadının dokunuşunu bekliyordu. Bir keresinde şöyle demişti kadın adama sarılmadan önce “Sen beni anlamasan da olur.” Bu sefer içinden söyledi bunu. Ne kadar kendinden gizlemeye çalışsa da kadın da özlemişti. Neyi özlediğini bile anlayamıyordu ama özlemişti o da adamı. Önce kimin pes ettiği anlaşılmadan sarıldılar.
İkisi de ağlıyordu artık. O kadar çok şey vardı ki bu gözyaşlarının içinde. Önce özlemek sonra da tekrar özleyecek olmak ve birbirine eklenen ve eklendikçe durmaksızın büyüyen bir hasretler yığını. Neden diye sormuştu adam kendine defalarca. Bir sürü de makul cevap bulmuştu ama hiçbiri üstesinden gelmiyordu hasretin. Zamanla alışırmış gibi de gelmiyordu hiç. Alışmak istemiyordu zaten ama kavuşmak da istemiyordu. Çünkü kavuşmanın imkansız olduğunu biliyordu. Bu da içini en çok yakan şeydi. Çünkü kavuşmanın bir yolu olsaydı ya da bir zamanı olsaydı adam hiç üzülmezdi. Mutlulukla o günün gelmesini beklerdi. Kadın adamın üzülmesini istemiyordu. Bunun için her şeyi yapabilirdi. Her şeyi. Fakat kadın da ne yaparsa yapsın adamın mutlu olmasını sağlayamayacağını biliyordu.
Ağlamak iyi gelmişti. Sarılmak da… İkisi de rahatlamıştı biraz. Adam bu sarılmanın eski günlerdeki gibi olmadığının farkındaydı. Yine de özleminin bir nebze olsun dinmesi iyi gelmişti. Kadın için hiçbir fark yoktu. O tıpkı eski günlerdeki gibi sarılmıştı. Çünkü kadın adama sarıldığında hep “git buradan” diyordu içinden. Fakat bu söz öfkeyle değil merhametle söylenen bir sözdü. Adam ise kadına hep özlemle sarılmıştı evet ama o eski sarılmalar biraz da umut oluyordu adam için. Şimdi bu sarılmanın içinde zerre kadar bile umut olmadığının farkındaydı adam. Gerçi o umutların da kendini kandırmak olduğunun farkındaydı ama bundan kendine hiç bahsetmedi. Adam hep onunla birlikte olduğu anın tadını çıkarmaya çalışıyordu. O an geçtikten sonra da kalbinde kalan tek şey mutluluktu. Ama kadın… Kadın o anı yaşarken sadece birkaç saniyeliğine mutlu olabiliyordu. Sonrasında kendini acımasız bir katil gibi hissediyordu her seferinde. Yine de ikisi de kendini kurtaramıyordu bundan.
Şimdi sarılırken kadın yine birkaç saniyeliğine o mutluluğu yaşamıştı. Ama adam sadece dudağına düşen birkaç damla yaz yağmuru serinliği ile kendine gelmişti. Sonrasının yine susuzluk olduğunu biliyordu. Birbirlerinden ayrılıp tekrar yüz yüze baktıklarında adamın bakışları değişmişti. Kadın da adam yine öyle bakmasın diye hemen konuşmaya başladı. Sorular sorup durdu sürekli. Adam konuşsun istiyordu. Konuşsun ki ondan uzaklaşmak mümkün olsun. Çünkü adam konuşurken sanki başka biri oluyordu. Sanki o aşık olduğu adam gidiyor, yerine başka biri geliyordu. Oysa kadın konuşurken adamın kadını dinlemesi, ya da hiçbir şey konuşmadan sadece bakışmaları ya de adam kendi halinde bir şeylerle uğraşırken adamı izlemek kadını çok etkiliyordu. Bu yüzden adam hiç sussun istemedi kadın ki sonunda eve dönmek daha kolay olsun. Konuşsun ki kadın güç toplasın, aklı berraklaşsın, bükülen boynu yükselsin.
Kadın sürekli soruyordu ama adamın konuşması bu defa kadında beklediği etkiyi yapmıyordu. Sözünü kesip başka sorular soruyordu ama nafile. Adama bir şeyler olmuştu. Bu adam o adam değildi sanki. Önceden her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatan adam şimdi sorguda bir zanlı gibi suçunu itiraf edip sadece “ben yaptım” diyordu sanki ve tek zerresinde bile zerre kadar pişmanlık yoktu.
Sonunda sustular ve birbirlerine bakmaya başladılar. Sessizlik ikisini de hiç rahatsız etmedi. Adam sanki bir anda her şeyi kabullenmiş birine dönüştü fakat sanki kadının kalbinde yeni korkular doğmaya başlamıştı. Kadın bir sigara yaktı. Bu sessizlik içinde kadın kendi kendine söyleniyor, adam da sanki onun söylediği her şeyi duyup her sözüne tek tek cevap veriyordu. Adam da bir sigara yaktı. “Sana ne olmuş” diyordu kadın sanki. “Yandım ben” diye geçirdi adam içinden. “Bunu ben mi yaptım, ben mi sebep oldum buna” diye düşündü kadın. Adam da “kimin yaptığını bilmiyorum ama iyi ki yapmış” diye düşündü. Sonra adam hafifçe gülümseyerek muzip bir tavır takındı ve başını hafifçe büküp, suç işlediğini düşünen tedirgin bir çocuğa hayat dersi verir gibi bir teselli sesiyle ” Sen ne mükemmel bir kadınsı” dedi. Kadın bu sözü duyunca rahatladı biraz. Çünkü ne kadar büyüse de, olgunlaşsa da bu adam o adamdı. Adam bu lafı bilerek mi söyledi yoksa hala o adam olduğu için mi söyledi belli değildi. Bu ihtimal kadının aklına bile gelmezdi normalde ama geldi ve adamın olgunluk gösterip kadını rahatlatmak için bu lafı söylediğini varsaymayı seçti. İstemsiz olarak eski günlerdeki gibi utandığını belli etmeden güldü ve “abartma” dedi. Fakat bu anda kadın böylesine bir sevginin muhatabı olmaktan gurur duyuyor ve adam da kadının bu gururun her zerresini hak ettiğini düşünüyordu.
Bundan sonra, ne konuştuklarını asla hatırlamayacakları fakat lezzetini de asla unutamayacakları bir sohbet başladı. İkisi de çok keyif alıyordu. Fakat ikisi de farkında değildi ama yaptıkları şey sadece kendilerini kandırmaktı. Bu sanki bir ayrılığın sözleşmesiydi.
Vakit geç oldu. Kadın artık gitmek zorundaydı. Bu, birbirine hiç mi hiç benzemeyen, ne hayata bakışları ne de hayata verdikleri tepki benzer olmayan iki insan, kaderin onları kesiştirdiği yolu terk edip, bir trenin rayları gibi bir ömür birbirlerine uzaktan bakmayı kabul eder gibi birbirlerine sarıldılar ve son kez birbirlerini öptüler. Bu sarılma ayrılık sözleşmesinin ıslak imzasıydı aslında.
İstemeseler de ayrılmak zorundaydılar. Kadın kendini geri çekti. Vedalardan hoşlanmazdı. Sanki yarın geri gelecek gibi gitmeyi tercih ediyordu bu yüzden. Birkaç adım geri attı son defa gülümseyerek elini salladı ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Adam öylece bakıyordu arkasından. Bu ayrılık sözünü verdiğine çoktan pişman olmuştu adam ama başka çare de bulamıyordu. Kadın gözden kayboluncaya kadar bakmaya devam etti adam. Kadının arkasına dönüp son defa bakmayacağını biliyordu. Bakmadı. Kadın gitti. Adam artık eve gitmek kaçınılmaz olana kadar orada öylece bekledi.
ikisi de daha fazlasını yapmayı seçmedi. Bu korkak olmalarından dolayı değildi. Hayır. Onlar korkmadılar. Evet kalpleri hızla çarptı, ne yapacaklarını bilemediler, bu heyecan onlara fazla geldi ve saire… ama korkmadılar. Bu vazgeçmek de değildi. Onlar birbirlerinden vazgeçmediler. Bu bir karardı. Doğru mu yanlış mı orasını bilmem. Ama başkaları üzülmesin diye kendileri üzülmeyi seçti. Bu insan olmakla mı alakalı yoksa iyi olmakla mı? İnanın bunların cevabını bilmiyorum. Gerçekten ama gerçekten, içlerinde en ufak bir tereddüt, pişmanlık ya da keşke kalmadan kavuşmalarının bir yolu var mı bilmiyorum. Çok acı. Bile bile ayrılmayı seçmek çok acı. Anlaşmak, uyum sağlamak… Biri herhangi bir noktada kendinden feragat edip kendini değiştirmeden birbirinin zıttı olan iki kişi bir arada yaşayıp mutlu olabilir mi? Diyelim ki oldu, ya geçmişleri? Geçmişi tamamen unutabilmek mümkün mü? Bilmiyorum.
Bilmiyorum. Belki de bunların hiçbirine gerek yoktur. Belki kavuşmaya da gerek yoktur. Hatta mutlu olmaya bile gerek yoktur belki. Ama bir şeyi iyi biliyorum. Kavuşmak insanın elinde değildir, istesen de istemesen de olacak olan olur. Yani kavuşmak, ihtimal dahilinde olan bir şey değildir.
Hava soğuk. Yaprakları sararmış ağaçların. Hayat dediğin de bir garip şey, tadına doyamadığın.

Yorum bırakın