Güneş öyle güzel aydınlatıyordu ki ovayı içimde asla unutulmayacak resimler çiziliyormuş, şimdi anlıyorum. Hava serinliğini bahar sıcaklığına terk etmiş. İçimde, sadece yaz tatilindeki çocuklarda görülebilecek, bir sevinç var ve ben farkında değilim. Babamın yüzündeki tebessüm geliyor aklıma. Gözlerimdeki hayreti fark etmiş ve hayatın tadını alacağı gün sonunda gelmiş. Çakıl taşından yapılmış yolun kenarında, kırıklarına aldırmadan vakarla uzanan beton ark birazdan ıslanacak.
Şimdi gidip baksam belki o kadar da büyük gelmeyecek olan kocaman bir tarla. Buğdaylar başağa durmamış daha lakin o koyu ama keskin yeşil yok. Buğdayın solukluğuna yas tutturacak bir sarı kaplı tarla. Yakından bakıyorum. Bunlar çiçek. Şaşırıyorum. Buğday tarlasını kaplayan bu kendinden emin bir sarı renge bürünmüş çiçek topluluğuna anlam veremiyorum. Babamın tebessümü geliyor yine aklıma. “Hardal” diyor babam. Hardalmış bu çiçeğin ismi. Buğday tarlasına musallat olmuş bir yabani ot. Kırıldığımı zannetmiyorum. Hatıramda ne kırgınlık var ne kızgınlık. Üzülmüş bile olabilirim bu güzel çiçeğin varlığından rahatsız olunmasına. Babam nasıl hardal yenileceğini öğretiyor.
Ben çocuktum bir zamanlar biliyor musun? Eski kerpiç bir ev, en az altmış senelik. Babaannem çocukmuş evin inşaatına yardım ederken. Allah rahmet eylesin. Büyük bir balkon. Güzel bahar akşamları. Tunç bir semaver. Haşhaşlı çörekler. Bayramdan kalma meyveli şekerler. Tehlikeli oyunlar. Amcamın yüklükte duran çiftesi. Kuşların adını öğreniyorum. Bıçakla parmağımı yaralıyorum. Kanayan yaraya ne iyi gelir onu da öğreniyorum bir de ağaçların isimlerini. Mezarlığın eski duvarında yürüyorum. Hangi mezar kimin, hangi yol nereye gider, hangi çeşmeyi kim yaptırmış, hangi evde eskiden kim yaşarmış…
Bazen de kış geliyordu, kar yağıyordu. Sen sobada ne yandığını dumanının kokusundan anlayabilir misin? Ben en çok taş kömürünü severdim. Ya karın çeşit çeşit olduğunu? Hangi kar tutar, hangi kar yenilir, hangisi tipiye döner… Karın insanı ıslattığını öğreniyorum. Annem gülmüyor.
Adını öğrettikleri mevsimlerle tanışıyorum. “Tanıdım ben seni.” Sen yazsın. Rengin ne güzel. Suyu seninle seveceğim ben; ırmağı, çeşmeyi, eve götürürken kollarımdan nasıl eksildiğini. Sen de son bahar olmalısın. Biliyorum bu hüznü sen yüklenmedin sırtına. Üzülme. Umudu senden öğreneceğim. Üzülme. Ve sen de aşk olmalısın. Bir gün gelip şefkatli Azrail gibi yakamdan tutacağını ben çok sonra öğreneceğim. Bunu tarif edecek kelime yok şu kısacık ömrümde. Ben korkuyorum senden diyeceğim, neden titrediğini kalbimin, sen anla. Korkuyorum senden ve ben bir çocuğum, unutma.
Sonra
Çok sonra
İyi bir adamın
Nasıl öldüğünü hatırladığımda
Anladım ki senden kaçışım yokmuş
Sen daha doğmadan geç rüyalarında
Bana yarından haberin geliyormuş
Ben seni öğrendim bir ömür
Sana hazırlandım
Efsunlu bir hançer gibi
Gez damarlarımda
Ben seni tanıdım
Acemi bir cerrahın elinden düşmüş
Cüretli sözlerimi kesmiş
Zamanı bırakmaz hatıralara
Ben bu gün seni düşündüm
Ne göreyim şaşırdım
Sana baktığım gibi bakıyordum bulut tarafına
Biliyorsun
Gelsin demek yasak bana
Gelsin de görsün diyemedim
Ama görseydin beni
Yine öyle gülüyordu yüzüm
Gözümü bile kırpmadan
Kim görse kıskanırdı
Kim bilse kıskanırdı seni
Senden öğrendim ve herkese öğreteceğim
Hayat tarafına bakmasını
Bu günlerde bende bir hal var
Ondan değil inan
Sen de gülesin diye
Biliyorsun
Gel demek de yasak bana
Gel de gör diyemedim
Bu ne isyandır ne talan
Neye yarar bilinmez
Şairmişim, adammışım falan
Madem bulunmazı bulmak için
Önce kaybolmak gerekir
Belki Sidre’ye giden yol
Senin kapından dolanır
Bu gece çocukluğumdan beri
İlk defa uyku vaktim geldi
Keşke gelsen de rüyama
Sımsıkı sarılsam
Şu göğsümdeki sızıya saklanıp önce
Sonra göğsünde kaybolsam
Gündüzümü yutsa da bu rüya
Tüm isimlerimle birlikte
Yeryüzünden kaybolsam
Sen de iyi dileklerini yolla bana
Kızma bana
Sensiz bir sabaha uyanırsam

Yorum bırakın