Yıllar yıllar önceydi. Kahramanmaraş Hatay depreminin olduğu seneydi. Ben kırkıncı yaşıma girmiştim. Hani şu herkesin olgunlaştığı ama benim delirdiğim yaş. Herkesin ümitle beklediği ama benden başkasına yar olmayan yıl. Şimdi gibi aklımda. Oysa neler neler oldu ondan sonra. Hepsini unuttum gitti. Ama o yıl, az sonra olacakmış gibi heyecanlandırıyor beni her hatırladığımda.
Birikmişti her şey zamanla ve o yıl patlamıştı sarsılarak. İnsan olmak ne kadar zor. İnsan olmak ne kadar zor. Üzülmenin ne olduğunu bilmeyen insanlar doldurmuştu dünyayı. Ne güzel şeydi oysa hüzün, bilmiyordu kimse. Üzgün olduğunu zannedenlerin içindeki tek şey öfke ve hırs ve belki biraz da isyandı. İnsanlar, her şeyin kendi istedikleri gibi olmasını istemeye ne zaman başladı bilmiyorum ama o sene bunun haricinde bir düşünceye ve isteğe sahip olan kimse yok gibiydi. Hırs, öfke ve isyan taşıyordu artık. Hüznün ne olduğunu bilip de hüznüne sahip çıkan insanlar ise aşağılık ve korkaktı insanların gözünde. Ben o yıldan sonra bir şeyleri hatırımda tutmayı bıraktım. Ondan sonra da hep öyle mi oldu bilmiyorum ama o zamanlar öyleydi.
Ben kelimenin tam anlamıyla avare bir adamdım. Peşinden koşmak istediğim ne varsa, istiyordum ki hemen yakalayıvereyim. Biraz sendelesem, ayağıma küçücük bir taş batsa hemen hevesim kırılır, kollarını koynunda birleştirip dudağını büküp, gözünden süzülen iki damla yaş kirli suratında iz bırakmış, anne babasının bir türlü yüzünü güldüremediği küsmüş bir çocuk gibi hayatın arkasından bakıp kalırdım. Kovaladığım ne varsa da yolunu tutar giderdi. Sonra bir daha ve bir daha. Kırk yaşıma gelmiştim velakin “bu benimdir” veya “bunu ben yaptım” diyebileceğim hiçbir şey yoktu elimde. Eski bir taş değirmen gibi elime geçen ne varsa kendimle birlikte öğütüyordum.
Sonra bir gün Panait İstrati hikayelerinden fırlamış bir kız çıktı karşıma. Öyleydi buna şüphe yok ama Aytmatov’un Cemile’sinin ruhunu çıkarmışlar sonra da bu kızın bedenini ona giydirmişlerdi sanki. Ondan bir önceki yılın son gecesiydi. Hava beklenilen kadar soğuk değildi. Ne kar vardı ne yağmur. Ateşler yakıyordu insanlar, şarkılar söylüyordu, fişekler patlatıyordu. Herkes halinden memnun gibi görünüyordu. Sonra, gece bitmeye yakınken bu kız, nasıl olduysa işte bilmiyorum, beni sevdiğini söyledi. O gece anlamıştım. Bu yıl başka bir yıl olacaktı.
Tabi ki hiçbir şey birden olmamıştı ama ben işin bu noktaya gelebileceğini kestirememiştim. O günden sonra da bir daha hiçbir şey için bunu beceremedim. Her şey olup bitiveriyordu. Tamam o zamanlar dünyada çok garip şeyler oluyordu. Sürekli felaketler vardı. Bir sene hastalık çıkardı, bir sene orman yanardı, bir sene savaş olur, bir sene kriz çıkardı. Bunlara alışmıştık artık. Dedim ya insanlar hüznü unutmuştu. Başkası için üzülmeyi, endişelenmeyi ne bileyim sanki yas tutmayı bile unutmuştu. Lakin o yıl her şey o kadar hızlı başlamıştı ki hiçbir şeyi önceden kestirmek mümkün değildi.
Böyle zamanlarda ben saklanırdım. Konuşmaz, yorum yapmaz sadece dinlerdim. Bırak elimi taşın altına koymayı, taş görsem yolumu değiştirirdim. Fakat o yıl öyle bir başlamıştı ki, saklanacak yer bulamıyordum. Sürüklenip gitmekten başka çarem yokmuş gibiydim. Ara sıra girdaplara denk geliyordum, yerim yömüm değişiveriyordu. Feleğim şaştı derler ya öyleydi işte. Çünkü ben de onu sevdim sanıyordum sadece fakat sonra anladım ki ben ona aşık olmuştum. “Ey dünya!” diye bağırmıştım bir gün, “sen de mi aşık oldun?” Düştüğüm ilk girdabın sabahı o deprem olmuştu. Sonra da bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmamıştı. Kıyamet hala nasıl kopmadı şaşırıyorum.
Benim kıyametim kopmuştu fakat. Ölmüştüm ve tekrar dirilmiştim sanki. Sürekli bir mahşer telaşı vardı göğsümde. Başka biri olmuştum. Öyle ki bu başka birini ben de tanımıyordum. Biraz sonra ne yapacak, ne söyleyecek ya da ne tepki verecek bilemiyordum. Sanki kırk yaşındaki bir bebek gibiydim. Hayatı yeniden öğreniyorudum. İnsan olmak ne kadar zor. Kim olduğumu anlamaya çalışıyordum her saniye. Kurtulamadığım saçma bir kabus gibiydi. Sanki uçuruma gerilmiş bir ipin üzerinde yürümeye çalışırken pat diye biri beni aşağı itiyor ve düşmeye başlıyor, “Eyvah ölüyorum” derken başka bir ipe denk geliyordum ve bu böyle gidip duruyordu. İp de oydu, aşağı iten de, tekrar tutan da oydu uçurum da.
İkimiz da apayrı kişilerdik. Neredeyse tam yüz seksen derece bir zıtlık. Kadın ile erkek ne kadar farklıysa birbirinden, biz de o kadar farklıydık. Fakat benim gözümde tanrıça gibiydi. Zerre kadar hatam olsa hemen fark ediyordu ve anında tepki gösteriyordu. Bu durum hem çok hoşuma gidiyordu hem de beni korkutuyordu. Güzeldi çünkü bu yeni halimi şekillendiriyordum. Yeni bir adam yaratıyordum sanki, güzelleşiyordum. Korkuyordum çünkü hatam bitmiyordu. Benden bıkıp gidecek bir gün, kimse bu kadarına tahammül edemez diye düşünüyordum. Derler ya bir gün küs bir gün barışık diye, daha beterdi. Bir an küs… Hep küs, hep barışık. Buna kim dayanabilir?
Ben hep ona hoş görünmek için bir şeyler yapmaya çalışıyordum. Her defasında da her şeyi elime yüzüme bulaştırıyordum. Bu da onu öfkeden deli ediyordu. Onu çok seviyordum. Aklımdan hiç çıkmıyordu. Ne yapsam onu düşünerek yapıyordum. Onun olmadığı yerde bile böyleydim. Zannediyordum ki hep onun hoşuna gidecek şeyleri yaparsam beni sever. Beni sevmeye devam eder, benden vazgeçmez. Ama ben böyle yaptıkça onun sinirine dokunuyordu. Sürekli kavga eder hale gelmiştik. O neden böyle davrandığımı sorar ben de her seferinde ona, yaptığım şeyleri onu sevdiğim için yaptığımı kanıtlamaya çalışırdım. O da hep onu anlamadığımı söyler dururdu.
Önceden olsaydı ayrılırdım olur biterdi. Bir daha görmezdim. Gözden ırak gönülden ırak hesabı yani… Üç gün acı çekerdim geçerdi. Sonra da başka birini bulurdum. Fakat ayrılmak fikri daha aklıma gediği anda hemen bu fikri kafamdan atıyordum. Fakat korktuğum sonunda başıma geldi. Artık bana katlanamıyordu. Sözlerime inanmıyordu. Onu sevdiğim için yaptığım söylediğim ne varsa ona katlanılmaz geliyordu. Sonunda gitti. Dedim ki o gittikten sonra “Demek ki mesele sevmek değilmiş”
Çok geçmedi nişanladığını duydum. Ne aradım ne sordum. İki sene, koca iki sene nişanlı kaldılar. Bekledim hep. Bir gün evimin kapısı çalacak ve o gelecek diye bekledim. İki koca sene, her gün. Haftasonları evden çıkmadım. İşten çıkar çıkmaz hiç oyalanmadan hemen eve geldim. İki koca sene, tek bir arkadaşımla bir yerlerde oturup bir bardak çay içmedim. Bayramların haricinde bizmkilerin yanına gitmedim. Ağlıyordu giderken. “Ben de seni seviyorum biliyorsun, ama olmuyor” demişti kapıdan çıkarken. İki koca sene bekledim “sensiz olmadı” diye şu kapıdan dalsın içeri diye. Onu ne kadar çok ve ne kadar katıksız sevdiğimi çok iyi biliyordu. Fakat gitmişti. İki koca sene “Demek ki mesele sevmek değilmiş” dedim durudum.
Nişanlılıkları uzadıkça ümitleniyordum. Bu kadar uzun nişanlılık olur mu? Kesin ayrılacaklar diye düşünüyordum. Evlendiler. O gün beklemeyi bırakmaya karar verdim. Evden çıktım. Üç ay eve gitmedim. Başlarda, depremde şuyum öldü buyum göçük altında kaldı diye caka satanlar gibi şöyle bekledim böyle bekledim diye övünüp duruyordum kendimle. Üç ay sonra eve girince dizlerimin üzerine çöktüm ve bağıra bağıra ağladım. Hiç beklemediğim bir anda gelir sanmıştım ama gelmedi. Çok ümitliydim, onu çok sevmiştim, çok saftı sevgim hatta mükemmeldi, gelir diyordum, mutlaka gelecek. Artık istese de gelemeyeceği gerçeği balyoz gibi inmişti beynime.
“Ben onu değil de onu beklemeyi mi sevdim?” diye sordum kendime. “Ben aşık omayı mı sevdim? Mutlu olma ihtimalini mi sevdim? Hüznü mü sevdim?” Sordum durdum kendime. Binlerce soru sordum. Binlerce. Hayır, hiçbiri. Ben sadece onu sevdim. Şuna da eminim ki onun sevgisi benim sevgimden daha gerçekti ama gitmişti işte. Yapabilecek bir şeyim kalmamıştı. Beklemeye devam ettim. Bu zamanda insanlar fazla uzun süre evli kalamıyorlardı. Belki boşanır da bana gelir diye bekledim. Aklım almıyordu başka türlüsünü. Benden başka birini nasıl sever. Başka biri ile nasıl anlaşır. Hani sevgi anlaşmak değildi. Öyle diyordu şarkıda. Boşuna mı inandık biz buna. Hani aşk için ölmeliydi, aşk o zaman aşktı. Ne oldu şimdi. Demek ki yalanmış diyemiyorum. Biliyorum çünkü, gerçekti.
Zaman nasıl geçti bilmiyorum. İki koca yıl daha geçmişti. Sonra iki koca yıl daha geçti. Ben artık ümidimi kesmiştim. Artık gelmesini isteyemezdim. Bu kadar zaman evli kaldıysa boşanmasını isteyemezdim. Fakat bir gün dayanamadım. Sordum soruşturdum. Kime sorduysam mutlu dediler, çok mutlu. Ondan sonrasını da saymadım. Kaç yıl oldu bilmiyorum. Yıllar yıllar önceymiş gibi ama az önce gibi aklımda. Hala bekliyormuyum bilmiyorum. “Demek ki mesele sevmek değilmiş” de demiyordum artık kendime. Meselenin ne olduğunu aslında bal gibi biliyordum ama ne fayda artık. 94 Dünya Kupası finalinde, penaltıyı dışarı atan Roberto Baggio bilmiyor muydu o topun neden dışarı gittiğini. Artık ne önemi vardı.
Sevmek her şeye yeter sanıyordum. Sevince, saf ve temiz bir şekilde sevince her şey güzel olur sanıyordum. Sonraki deprem zamanıydı. Sarsıntı biter bitmez evden çıkıp onun evine gittim. Apartman çökmüştü. Öylece baktım kaldım. İçimde bir acı aradım. Bir hüzün, bir kahır hatta isyan bile olurdu. Bir acı aradım ama yoktu. İçimde hiçbir şey yoktu. Binanın altından bağıranların seslerini duydum. Binaya yaklaştım. Onun sesini duymak istiyordum. Dinledim. Bir acı aradım, içimde olmasa da olurdu, aklıma gelse de olurdu. İnsanlar bağırıyor, kaçışıyor, ağlıyor, haykırıyordu. Ne olmuştu bana bilmiyorum. Ben de mi kaybetmiştim hüznü. “Ölürse nasıl beklerim” dediğimi hatırlıyorum.
Oradan ayrılmak istemiyordum. Arabaya binmedim. Döndüm ve tam aksi istikamette yürümeye başladım. Parkın yanından geçerken sol tarafımdan bir ses duydum. Tanıdık bir ses. Korkarak döndüm baktım. Kocası ile birbirlerine sarılmışlar, sırtlarında bir battaniye, yolun kenarında bir bankta oturuyorlardı. Kocasını teselli etmeye çalışıyordu. Kaç yıl olduğunu bilmiyorum hesaplayın işte. Yıllar sonra onu orada o halde gördüğümde hissettiğim şeyleri anlatamam. Sevinç, hüzün, çaresizlik, acizlik, mutluluk, kendinden nefret etmek… Ne kadar bildiğim duygu varsa hepsini beraber yaşıyor gibiydim. Beni fark etmedi. Yanlarından geçip gittim az ileride duvarın üzerine oturdum. Bir sigara yakıp telefonumu kulağıma dayadım. Uzaktan onları izledim. Sevmediği bir adamla evlenip bir ömür evli kalan kadınların varlığı geldi aklıma. Sonra kavgalarımızı düşündüm.
Kerpeten Ali’nin “Ne ulan mesele” diye bağırması geldi aklıma. Nasip miydi? Hayır olamazdı. Nasip insanın çabasına bağlıdır. Kader miydi? Olamazdı, çünkü kader de dua ile değişir. Aşk, sevmek, merhamet, emek vermek? O gün o kadar cevapsız soru sordum ki kendime. Bir cevap bulamadım. O gün düşünmekten vazgeçtim. Meselenin ne olduğunu da bilmiyorum hala. Belki de tek bir şey değildir. Bir sürü şey vardır belki. Kaç sigara içtim bilmiyorum. Eve gittim ve yatar yatmaz uyudum. İnsanlar sokaklarda parklarda can pazarı yaşıyordu. Ben evde uyuyordum. O zaman düşünsem, çok düşünsem nerede hata yaptığımı bulabilir miydim acaba. Bulsaydım bir işe yarar mıydı?
Yıllar yıllar geçti. Sevgimden bir zerre bile eksilmedi, aşkım hala kalbimde dimdik ayakta duruyor. Bu aşk bana çok şey öğretti. Beni adam etti. Beni büyüttü. Güzelleştim. Sevdiğime de hiç pişman olmadım. Yine olsa yine gider onu severdim. Evet üzüldüm ama hiçbir şey için olmasa bile bu hüzün için yine onu severdim. Hiç isyan etmedim, öfkelenmedim, ilenmedim. O ezgideki kibi “Ne dilendim ne ilendim, sadece sevdim” “İlla sevdim” Sevmek çok güzel ve büyülü bir şey. Aşk insanı insan yapan harikulade bir olay. Ama vuslat? Kavuşmak olmadan sevgi de aşk da eksik kalıyor sanki. Peki kavuşmayı istemek? Sevmek istemeden oluyor, aşk istemeden geliyor. Peki kavuşmak? Vuslat? Kavuşmayı istemeden sevmek insanın taşıyabileceği bir şey mi? Mevlana neden ölümüne Şeb-i Arûs demiş. Düğün gecesi demiş ölüp de Rab’bine kavuşacağı âna, neden? Kavuşmak aşk acısını çekenin ödülü mü? İlla bu acı çekilmeli mi ödülü alabilmek için?
Yıllar yıllar sonra dün yine gördüm onu. Arabasyıla kırmızı ışıkta durdu. Ben de karşıya geçmek üzereydim. Beni fark etmesin diye geriye çekilip bir kaç kişinin önüme geçmesine izin verdim. Görmedi beni. Ama ben onu görünce o içimdeki kavuşmak arzusunun külleri savruldu, közü harlandı, alev aldı. Yıllar önce bıraktığım düşünmeye başlayıvermişim birden. Işık yeşile döndü. Arabalar gitti ve ben arkasından bakıp kaldım öylece. Biri omuzuma dokununca irkilip döndüm. SMA hastaları için yardım topluyoruz dedi. İnsan olmak ne kadar zor. İnsan olmak ne kadar zor.

Yorum bırakın