Yol oradaydı, belliydi. Adam elinde bir araba anahtarı tutuyor diğer elinde de henüz yakılmamış beyaz filtreli bir sigara ile yola bakıyordu. Yol oradaydı biliyordu fakat bir türlü ayakları gidemiyordu. Bu bir tereddüt değildi. Gitsem mi kalsam mı diye düşünmüyordu hayır. O sürgün de edilmiş değildi ve ne de kovulmuştu. Sıcak bir bahar zamanıydı. Mayıs sonu ya da Haziran başı . Havada hafif bulutlar yüzmekteydi. Adam yola bakıyordu, evin önünde, ayakta, bir elinde araba, bir elinde sigara.
“Neden?” diye sordu kendine. Neyi merak ediyordu bilmiyordu fakat. İçinde bir his vardı sadece ve bu hasretti. Yola baktı. Yol her zaman hasret demek değildir. Bazen yol yeni bir hayata başlamaktır. Bunu iyi biliyordu. Daha önce dört defa yapabilmişti bunu ciddi anlamda. Yolu hasretten kurtarıp hayata çevirebilmişti. Bunu nasıl yapacağını da iyi biliyordu. Yapacağı tek şey atlamaktı. Her şeyi geride bırakıp atlamak. Yeni bir hayata ancak bu şekilde başlanılabilir. Önce her şeyi geride bırak ama bir uçurumdan atlar gibi bırak yani bir daha dönüşü olmayacağını kabul ederek bırak, sonra yürümeye başla, sonra gülümse ve hayat sana gelsin. Bu kadar basit işte. İstersen daha sonra yolun, geride bıraktığın o vadilerden geçsin. Bunun bir zararı yoktur. Seni etkilemez. Sadece güzel bir anıdır onlar artık senin için. Sana ne kadar acı çektirmiş de olsalar, artık seni üzemezler. Çünkü sen atladın, geri dönüşü olmayacak bir şekilde atladın. Onlar artık yoklar. Bunu kabul ettin. Bunun dönüşü yok. Bunu biliyordu işte adam ve yola bakıyordu. Çünkü bu sefer her şeyi öylece geride bırakıp gidebilecek gibi değildi. Bu sefer başkaydı. Bu bir kararsızlık değildi. Mecburdu, bu yola çıkacaktı. İçinde yanmaya hazır bir orman vardı ve birilerinin elinde kibritler yanmaktaydı.
“Neden?” diye sordu yine tekrar ve yüksek sesle ve devam etti. “Neden bu kadar zor bu sefer neden?”
Sağ ayağını ileri attı, biraz bekledi, sol ayağını da getirmek için sürüklemeye başlamıştı ki durdu ve sağ ayağını tekrar geri çekti. Evin kapısı kilitliydi artık. Ev sahibiyle sözleşmeyi bitirmişler o da hemen yerine başka bir kiracı bulmuştu. Artık eve geri dönemezdi fakat gidecek bir yeri de yoktu. Yola çıktığı anda da geri dönemeyecekti bir daha. “Neden böyle oldu bu sefer?” diye sordu. Evin giriş kapısına çıkan merdivenlere oturdu. Bitirdikten sonra bir sigara daha yaktı. Anlamaya çalışıyordu. Bu evden çıkacağı zaten belliydi. Buralar kentsel dönüşüme gidecekti ve kendisi evin sahibi değildi. “Çok mu erken davrandım acaba?” dedi. Başını eğdi. Dirseğini dizine dayayıp gözlerini ve arkasından yüzünü ovuşturdu. Kalktı ve merdivenlerden çıkıp en üstteki sahanlığa oturdu ve sırtını evin kapısına yasladı. Ayrılmıştı ama gidemiyordu aslında olan buydu. Girebilirdi eve istese, anahtarı henüz teslim etmemişti, gelen kimseyi içeri almayabilirdi, olay çıkarır da yine de çıkmazdı o evden. Sonunda da rahat bırakırlardı. Fakat bu mümkün olsa da böyle bir şey mümkün değildi. Başkalarının umutlarını yıkamaz, başkalarının planlarını bozamazdı. Bu mümkün değildi. Bir sigara daha yaktı.
Aslında gitmek mesele değildi. Gitmeyi iyi biliyordu. Yine başarısız olmak da mesele değildi. Aptal gibi görünmek de mesele değildi. Hiçbir şey mesele değildi. Bu sefer bırakıp gitmek istediği, bırakılıp gidilmeyi hak etmiyordu. Bunu biliyordu. O çok başka biriydi. Öyle kafana göre sevip kafana göre bırakıp gidebileceğin biri değildi. Küsemezsin mesela ona, trip atamazsın, manipüle edemezsin. Her şeyin fazlası zarar, çok muhabbet tez ayrılık getirir, keskin sirke küpüne zarar falan filan bu sözlerin hiçbiri ona uymuyordu. Bir insan ne kadar fazla sevebilirse o kadar fazla sevmeliydi onu. Şimdi nasıl bırakıp gidecekti, bir türlü aklı almıyordu. Evet her şey bitmişti, belki de hiç başlamamıştı fark etmez ama nihayetinde bitmişti işte. Hani demiş ya, “Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur” diye. Evet doğru, öyleydi ama işte bu sefer öyle olmuyordu. Bu sefer hem olacak olan olmuyor hem de olmayacak olan olsun diyorlardı ve bu mümkündü ama mümkün değildi.
Bu sefer yavaş yavaş, usulca çıkıp gidecekti muhtemelen. Yani bu sefer uçurumdan atlar gibi gidemeyecekti. Yani bu hasretti. Yavaş yavaş, incitmeden gidecekti. Öyle yavaş gidecekti ki kimse neyi kaybettiğini anlamayacaktı bile. Bir gün bir boşluk hissedeceklerdi hayatlarında ve ne olduğunu bir türlü bulamayacaklardı. Kalplerinin ucunda duracaktı hep bir hasretle ve lakin kimse çaresini bilemeyecekti, öyle bir gitmek ve öyle bir gidiş ki insanlarda ne bıraktıysa kendinde de o kalacaktı işte tüm geçmiş kalbinin ucunda hani şu kadarcık hızlı çarpsa kalbi tüm següzeşt-i hayatı başına yıkılacak. Her şeyi yanında götürerek gidecekti bu sefer mecburen, hiçbir şeyi geride bırakmayacaktı. Her şeyi yanında götüren gitmiş olur mu? Bu sefer hasretti lakin bu hasret öyle bir hasretti ki ağlamak ve üzülmek yasaktı. Çünkü daha önceleri her şeyi geride bırakmak onun kurtuluşuydu. Şimdi ise onun kurtuluşu hasrette olmalıydı, öyle olmalıydı yoksa neden gitmek zorunda kalsın? Bir ömür boyu bu hasreti çekmek olmalıydı kurtuluşu. Yol nereye giderse gitsin, bu arabaya kimler binecekse kimler inecekse artık, kısacası ne olacaksa olacaktı artık ama her şey bu hasretin içerisinde olacaktı. Sonuç buydu. Bu kaçınılmazdı. Fakat yine de bir türlü çıkamıyordu işte yola. Çünkü bu sefer geride bırakacağı şey öyle geride bırakabileceğin bir şey değildi.
Ayağa kalktı, her şeyi kabullenmiş ve yarası taze bir yüz ifadesiyle arabaya doğru yürüdü. Merdivenin en alttan iki üstteki basamağına bıraktığı sırt çantasını aldı geçerken. Eski ve üstü açılabilir bir arabaydı bu. Çantayı arabanın arka koltuğuna doğru fırlattı. Direksiyona geçti. Güneş gözlüğünü taktı. Bir sigara yaktı. Yüzü gözü çürütene kadar dayak yemiş ama “asıl sen onların halini bir gör” diyebilecek kadar da karşı tarafı perişan etmiş bir kabadayının mekanı terk ederken kestiği poza benzer bir pozla yola çıktı. Artık yoldaydı. Her şey bitmişti artık. Bundan sonra yapacak tek şey, her şeye alışmayı beklemek olacaktı. Çünkü bu an artık sağlıklı düşünmesi mümkün değildi. En azından kendini toparlayacak kadar beklemesi, alışması gerekiyordu. Yapabileceği tek şey vardı. Sürdü bu yüzden.
Yola düşmüştü işte gidiyordu. Elbette bu yolun dönüşü de olacaktı. Kapıları açık bırakarak gitmek gibi değildi ama bu. Bir gözün kapıda beklemek gibi değil. Varlıkla yokluk arasında bir şey bu. Filmlerde olur ya hani, herkes ölmüş, son düşman kalmış ve o son düşman yalvarır bağışlanmak için ve kahraman da tereddüt eder ya, öldüreyim mi öldürmeyeyim mi diye işte öyle bir his değil bu. Bu bir arada kalmışlık değil. Bu, her şey varken hiçbir şeyin aslında yok olduğunu anladığın bir rüyaya aşina olmak gibi bir şey. “Diyorum ya güzelim/gitsem kurtulacağım/gidiyorum ve lakin kurtulamıyorum/hem ben bilmem yalanı/hem bilmediğimi söylemem” diye mırıldandı adam bir yandan da düşünürken.
“Hem gitmek hem de kalmak nasıl olur ki? Gerçekten öyle bir şey bu. Mecaz yapmıyorum yahu, gidip de sevdiğini yüreğinde taşımak gibi değil. Hem gitmek hem de hiçbir yere gitmemek. Hasret bu değilse nedir. Gitmek her şeyi geride bırakmak değil mi? Öyle ulan işte öyle. Gitmek her şeyi ama her şeyi, uçurumdan atlar gibi anla ulan işte ölmek gibi, zamanın geçmesi gibi, şarkıda diyor ya dün gibi işte, dün gibi bırakıp gitmek, işte öyle gitmek ki dönüşü mümkün olmayan bir gidiş…” Evet gitmek her şeyi geride bırakmaktır. Adam gitmişti fakat aslında gidememişti. Artık hiçbir şeyi yoktu ama bütün sorumluluk hala üzerindeydi. Yani nasıl anlatayım, başka bir eve taşındığın halde eski evin faturalarını ödemek zorundaymışsın gibi. Nereden çıkar böyle bir şey akıllar almıyor. Dört saat falan geçmişti ki yorulduğunu hissetti ve bir yakıt istasyonuna girdi.
Görevliye depoyu doldurmasını söyledi. İçeri girdi, tuvalete falan girdi bir şeyler aldı su, çikolata falan. Yakıtla birlikte tüm hesabı kredi kartıyla ödeyip arabaya döndü. Döndüğünde arabada, şoför koltuğunda oturan kadını gördü. Yine birileri fotoğraf çektiriyordur diye düşündü. İnsanlar nedense izin almaya bile ihtiyaç duymadan gelip arabasıyla fotoğraf çektiriyorlardı. Samimiyet ile saygısızlık çok karıştırılır olmuştu. Fakat arabada oturan kadında hareket yoktu. İyice yaklaşınca arabaya “Merhaba!” diye seslendi yüksek sesle. Kadın başını çevirdi. İfadesiz bir biçimde bakıyordu adamın yüzüne dik dik. “Ne istiyorsunuz!?” diye seslendi sesini yükselterek sessiz sessiz arabasında oturan kadına ve kadın istifini bile bozmadı. “Lütfen arabamdan iner misiniz?!” derken adımlarını hızlandırarak direksiyon tarafına doğru yürüdü. Kadın arabadan indi, adam elindekileri yan koltuğa bıraktı sonra da şoför koltuğuna geçip marşa bastı. Fakat kadın hala adama bakıyordu. Adam da kadına bakıyordu fakat adam sanki bir parça sinirlenmiş ve kadının ne mazeret sunacağını duymak istercesine kulak kesilmişti. Kadın ağlıyordu sessizce, yaşlar süzülüyordu yanaklarından aşağı. Kasiyer “Bin yüz yirmi yedi toplam fakat yakıtı ayrı çekmem gerekiyor” dedi. Adam suyu açmış içmeye başlamıştı bile, bir yandan su içerken bir yandan da başını tamam anlamında hareket ettirdi. Fişlerini aldı, çıkarken boş su şişesini çöp kutusuna attı. Kendini gururlu hissetti. Arabanın yanına gittiğinde şoför mahallinde bir kadının oturduğunu gördü. Kadını tanıdığını hissetti. Arabanın önüne geçip tam kadının karşısında dikildi. “Al git alacağını hadi!” dedi kadına. Bir eliyle de, yanında olduğunu bildiği halde cüzdanını yokladı. Yan koltuğa aldıklarını bıraktı. Sigara çıkardı bir tane ve kadının gözlerinin içine bakarak verebileceği en şahane pozu vererek sigarasını yaktı. Kadın bunu görünce arabadan dışarı çıkmadan arka koltuğa geçmeye çalışmaya başladı. Üzerinde kırmızı, uzun ve derin yırtmacı olan bir gece elbisesi vardı. Arka koltuğa geçmeye çalışıyor fakat bunu öyle acemice yapıyordu ki sanki sakladığı bir şey vardı, kimsenin fark etmesini istemediği bir şey, bir yandan da adamın gözlerinin içine bakıyordu. Adam panikledi, korkuyu iliklerinde hissetti, sigarayı hemen ağzından aldı ve yere fırlattı. Sigara yere çarpınca bir kaç köz parçası kıvılcım, fırlayarak havada kavisler çizmeye başladı. Adamın korkusu hafifliyor fakat mahcubiyeti artıyordu ve bir elini de benzin pompasının önüne tutuyordu. Kafasında şapka olan görevli eli cebinde yaklaşıp gülerek adamı göğsünden itti kuvvetlice. Adam kendisine güldüklerini düşünerek rahatsız oldu, sendeledi geriye doğru. “Otuz dokuz milyon ödemeniz gerekiyor” dedi adama ve bir yandan da alaycı bir şekilde sırıtıyordu. Adamın gözleri büyüdü. Kasiyer “On dokuz bin ödemeniz gerekiyor, ödeme nakit mi olacak?” dedi. Adam biraz rahatladı ama hala canı çok sıkkındı. “Sadece sudan içtim aslında” dedi. Kasiyer “Anlamadım bir şey mi dediniz?” dedi. Adam sözünü tekrarladı fakat sesi daha yüksek yerine alçak tonda çıkmıştı. Kasiyerin bunu da anlamasının mümkünü yoktu. Birisinin omuzundan sıkıca tuttuğunu hissetti. Bu o şapkalı görevliydi. Kapıdan dışarı baktığında, açık olan tavanı kapatılmış arabasında, oturmuş ve endişeyle kendisine bakan kadını gördü. Kadın eliyle yanına gelmesini işaret ediyordu. Adam kadını özlediğini hissetti. Hiçbir şey umurunda değilmiş. “Tamam o zaman otuz dokuz çekiyorum hadi bakalım” dedi birisi. Adam kartında o kadar limit olmadığını biliyordu. “Çek” dedi. Kasiyer kartı cihaza okuttu ve işlem bitince kartı adama verdi. Adam kartında yeterli limit olmadığı halde ödeme işleminin nasıl tamamlandığına şaşırdı. Bir yandan sevindi bir yandan da başına bundan dolayı bir iş gelebileceğini düşündü ama artık umurunda değildi. Arabaya doğru hızlıca yürümeye başladı. Kadın hala aynı tedirginlikle, kendisi için endişelendiği her halinden belli olan o yüz ifadesiyle bakıyordu fakat adam yaklaştıkça kadının yüzü arabanın tavanı yüzünden görünmemeye başladı. Adam elindekileri fırlatıp arabaya koştu, bindi ve hemen gaza bastı. İstasyondan çıkarken köpeğini gezdiren bir çocuğa çarpmamak için direksiyonu kırdı. Arabanın sağ çamurluğu ile çocuğa vurdu çocuk yere düştü, araba yavaşladı, adam gaza bastı direksiyonu sola kırdı iyice ve sol ön tekerlek kaldırıma çıktı araba sarsıldı. Direksiyonu çevirdi tekrar arabanın sağ arka tekerleğinin bir şeyin üzerinden geçtiğini hissetti, aynı anda köpeğin inlemesi duyuldu, şapkalı adam olan biten her şeyi en ince ayrıntısına kadar görebiliyordu. “Nakit mi kart mı?” diye sordu kasiyer kız. Adam çocukken gördüğü bir rüyayı hatırladı. Herkesin tanıdığı ve bildiği bir adam elinde bıçak ile öfkeli bir şekilde karşısında duruyordu. Adam annesinin arkasına saklanıyor fakat bu saklanmanın bir işe yaramayacağını hissediyordu. Sanki o adam tanrıymış gibi hissediyor ve elinden kurtulamayacağını anlıyordu. O adam gelip çocuğun suratına vuruyor elindeki bıçakla ve çocuğun yüzü boğazı ile birlikte kesiliyor. Çocuk, yani adam, yani adamın hatırladığı çocukluğu, rüyasında yere yüzükoyun düşüp ağlıyor. “Kart mı nakit mi?” sorusuna “Ne kadar tuttu?” diye cevap verirken tam da böyle hissediyor. Şapkalı adam kolundan tutuyor, adam kımıldayamıyor.
Bir sigara yaktı üst üste ikinciydi bir saatten sonra. Saat öğleye yakındı. Hava ısınmış, üstü açık olan arabanın üzerinden esen, yer yer serinliğini hissettiren, ılık rüzgar adamın içindeki taze anıları harman ediyor, bütün o göğsünü daraltan ne varsa tekrar kapıyı çalıyordu. Adam arabayı yolun kenarına çekti. Yol kenarında sınırsız uzanan yeşil tarlalar vardı. Adam tarlada ne ekili olduğunu bilmeyişine şaşırdı, bu bitkiyi tanımıyordu. Arabadan inmeden sigarasını içti. Radyoyu açtı. Yeni Türkü’nün “Nerelere Gideyim” isimli bir şarkısı vardır. Mabel Matiz yeniden söylemiş şarkıyı. Bir-iki defa dinlemiş ve bu hali daha çok hoşuna gitmişti. “Dört yanımda dört nasihat” kısmına iç çekerek eşlik etti. Peşinden “Of” diye yüksek sesle ve uzatarak bağırdı bir kaç defa. Oturamadı daha fazla. Arabadan inip boşluğa tekme attı önce. Dizlerini kırdı sanki yere çökecek gibi ve bağırdı yine. Yumruklarını sıktı. Bağırdı. Dizlerinin üzerine çöktü. Arabanın lastiğine yumruk attı bir kaç defa. Bağırdı. Bu son bağırmasında sesindeki değişimi hissetti. Artık çok geçti, ağlıyordu artık. Aklına inadına ağlamamak geldi ama vazgeçti. O başkaydı, onun için ağlanırdı.
“Yemin ederim seni anlıyorum güzellik!” dedi adam. Kadın bunun mümkün olduğuna inanmıyordu. Çünkü o erkekti bir defa. Düşünebilmesi mümkün değildi. Ne kadar zeki de olsa bunun zeka ile alakası yoktu. Anlayamazdı. Anlamış olsaydı böyle olmazdı. Aslında adam da turşu dükkanındaki adama öyle demişti. Fakat kimse duymamıştı. Kadın yine de, içinde belki hala küçük ama gayet keskin bir umut da olsa adamın kendini anlamadığını iddia etmekte kararlıydı. Çünkü adamın kendisini anlamıyor olması belki de işleri kolaylaştıracaktı. Fakat işte adamın kendisini anlamadığını ileri sürdüğü duyguları neyse o duygular yüzünden ne oluyorsa oluyor yine başa dönüyordu. Aslında adam kadının ne hissettiğini çok iyi anlıyordu fakat ne zaman ve nasıl davranması gerektiğini doğru seçemiyordu. Aslında bu karşılıklı patlamalarla gayet de uzun bir süre devam edebilirdi ilişkileri. Zamanla da ya patlamalar azalır ya da patlamalara karşı dirençleri artardı. Adam defalarca bırakmak istedi. Bunun için yapması gereken tek şey karar vermekti. Bırakıyorum dedim bıraktım derler ya sigarayı bırakanlar. Öyle bir şeydi onun için bir ilişkiyi bitirmek. Hem başlarda bu daha da kolaydı. Fakat karşısına bazı işaretler çıkıyordu ve ayrılmaya karar vereceği aşamaya her geldiğinde vazgeçiyordu. Ölçtü biçti, işaretleri okudu, anlamlar çıkardı, düşündü taşındı ne yaptıysa yaptı her seferinde aynı sonuca ulaştı. Şöyle diyordu kendine: “Bir! Kendin ol! İki! Sadece sev! Üç! Sevmenin sorumluluğunu yüklen! Dört! Hiçbir şey isteme ama istenilen her şeyi yap. Beş! Sadece sev! Sen başka bir şey yapamazsın” Böyle söylüyordu kendine hep. Bunun aslında bir saçmalık olduğunun farkındaydı adam fakat bu da öyle normal bir ilişki değildi. Olması gereken buydu. Fedakarlık olmadan yürüyebilecek bir ilişki değildi. İkisi de birbirine çok zıt karakterlerdi. Toksik ilişki diyor ya şimdiki gençler, hah işte bu onun dik alasıydı. Ama adam bunu kabullenmek istemiyordu. Kime sorarsan kime anlatırsan alacağın cevap belli olan bir durumdan mucize çıkarmaya çalışmak da ayrı bir aptallık ama işte bir türlü kabul edemiyordu işlerin gittiği tarafa doğru gitmeyi.
“Yemin ederim seni anlıyorum güzellik! Ben senin ne hissettiğini çok iyi anlıyorum. Fakat ne zaman ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Bak düşündüm gerçekten çok düşündüm. İki ihtimal var. Ya arkadaş kalacağız ki bu benim için çok zor, çünkü sana baktığım zaman ağzımdan çıkacak sözleri kontrol edemiyorum. Ya da ayrılacağız. Görünen bu. İkimiz de aslında ayrılığı kaldırabilecek olgunlukta yetişkinleriz fakat… Of! Bilmiyorum güzellik, bu seferki ayrılık başka türlü.” Kadın da erkek de bu “güzellik” hitabından nefret ediyordu aslında ama işte halleri böyle bir şeydi. Ne oluyorsa oluyor, her seferinde en olmayacak şeyleri yapıyordu. “Ben hep mecbur kaldığım için ayrıldım ya da terk edildim ve mecburen ayrı kaldım. Bu sefer biz mi seçeceğiz. Bu çok adaletsiz ama… Bu çok acımasız… Sevenler neden ayrılır? Ama ne olursun, seni zorlamak değil niyetim, gerçekten içimden ne geçiyorsa onu söylüyorum. Ben seni seviyorum hepsi bu, inan başka bir şey yok, hepsi bu aslında. Ama işte sevmek tek başına yetmiyor insana ne yapayım. Seni üzmeyi asla istemem. Seni anlıyorum gerçekten anlıyorum ama inan elimden bir şey gelmiyor. Hakim olamıyorum kendime. Seni çok seviyorum. …. Of! Tamam ayrılalım! Yok yok dur, ayrılmayalım, arkadaş kalabiliriz. Ama öyle de olmaz ki… Ya lütfen. Bilmiyorum. Tamam ayrılalım. Of ya of. Ayrılamam ben senden. Ben bırakamam seni. Ben senden gidemem bir yere. Sen gideceksen git. Hayır dur, sen de gitme. Nasıl olacak bu söylesene.”
Adam konuşurken kadının bakışlarındaki korkuyu gördü. Dizlerinin üzerine çöküp ağlamaya işte orada başlamıştı aslında ama tuttu kendini de işte şimdi de tutamadı ne yapsın. Bağırarak ağladı arabanın arkasına saklanarak. Gerçi o an kimse umurunda değildi ama yine de bunun görülmesini istememişti. Biraz rahatladı, ayağa kalktı, boğazını temizledi sonra da burnunu sildi. Arabada su vardı. Küçük şişenin birini bitirdi ve arka koltuğun önüne attı boş şişeyi. Yüzünü, ne ekili olduğunu bilmediği, tarlaya dönüp arabaya yaslandı. Peşine bir sigara yaktı. Kadını düşündü. “Ne yapıyor? Nasıl dayanıyor?” diye mırıldandı. “Bir insan bir insana hem acı verip hem de verdiği bu acının ilacı olabilir mi? Gerçi aşk böyle bir şey değil mi zaten?” Bir filmde gördüğü sahne geldi aklına. “Oğlum! imkansızsa aşktır zaten, imkanı olsa aşk olmaz, ilişki olur” Of iyi bok yedin aşık oldun aferin oğlum, aferin sana(!) Ama nasıl olacak. Bu ayrılık değil ki… Ayrılığı biliyorum ben, yemin ederim biliyorum ama bu da yine yemin ederim ki ayrılık değil. Böyle ayrılık olmaz.” Bu son sözü söyledikten sonra içinden şarkının melodisi ile birlikte “Böyle ayrılık olmaz” dedi. Sinirlendi bu ciddiyetsiz haline. Bağırdı ve kendine bir tokat atmak istedi. Sigarasını bitirdi. Arabadan bir tane gofret aldı. Kabuğunu açıp bir iki ısırık aldıktan sonra eğilip bir tane daha aldı. Gofretleri yedi ve üzerine su içti. Yeni sigara yaktı. Bütün bunları yangından mal kaçırır gibi bir telaşla yaptı. Peşine hemen bir sigara yaktı. Düşünceleri dağılmıştı. Aklında tek bir şey kalmıştı. “Biz ayrılamayız” diye düşündü ve arkasından “sabile” dedi. Sonra da yüzünü ne yaparsa yapsın kızamadığı sevgilisini tatlı sert azarlarkenki yüz ifadesi ile “Hay ben senin sabilene’de, sana da..” dedi ve sigarasını bitirdikten sonra su şişesinin içerisine attı izmaritini ve gofret kabuklarını da aynı şişeye tıkıştırdıktan sonra kapağını kapatıp diğer boş şişenin yanına fırlattı.
Kendi kendi ile konuşmaya başlamıştı artık.
─ Nasıl olacak şimdi, bir daha hiç görüşmeyecek miyiz?
─ Ne bileyim ya of. Bilmiyorum.
─ Ama neden görüşmüyoruz ki? Neden yani?
─ Arkadaş mı kalacaktın nasıl görüşecektin ki başka. Ne sebeple yani? Ne sıfatla? Kim olarak, kimsin sen?
─ Yani ne bileyim, yani tamam arkadaş kalmak da mümkün değil, biliyorum ama neden ayrıldık ki şimdi?
Kendi kendi ile konuşmaya başladı:
─ Nasıl olacak şimdi, bir daha hiç görüşmeyecek miyiz?
─ Ne bileyim ya of. Bilmiyorum.
─ Ama neden görüşmüyoruz ki? Neden yani?
─ Arkadaş mı kalacaktın nasıl görüşecektin ki başka. Ne sebeple yani? Ne sıfatla? Kim olarak, kimsin sen?
─ Yani ne bileyim, yani tamam arkadaş kalmak da mümkün değil, biliyorum ama neden ayrıldık ki şimdi?
─ E sonunda olacaktı?
─ Deme öyle sus. Sonunda kavuşulur, ayrılık olmaz.
─ Güzel söylüyorsun da nasıl olacak o dediğin iş. Tamam terk edilmedin ama git la işte. Mecbursun mecbur. Anla artık.
Başını yukarı doğru kaldırdı, içini çekti, nefesle doldurdu içini.
─ Anlıyorum, anlıyorum da kabul edemiyorum be güzellik.
─ Neyi kabul edemiyorsun?
─ Abi ne bileyim, dünyanın öbür ucuna da gitsem, aradan yıllar da geçse yok, ayrılmışım gibi hissetmeyeceğim. Biliyorum. Ayak diremek değil ki bu. Bak düştük yollara, terk ediyoruz her şeyi ama bana ayrılmışız gibi gelmiyor.
─ Nasıl olacak o zaman yani kavuşmak da mümkün değil ayrılmak da ama ne demek bu yani ne alakası var?
─ Öyle işte bilmiyorum.
─ Ama aramayacak seni. Sen ararsan cevap vermeyecek. Göremeyeceksin, görüşemeyeceksin.
─ Ya sus bilmiyorum. Onu demiyorum ki ben, önceki ayrılıklar gibi değil işte his olarak sanırım yani. Önceden ayrıldık mı içimde özlem olmazdı. Ama şimdikinde içimde özlem var.
─ Kız senden güçlü oğlum
─ Ya mesele güçlü olmak değil anlasana, neden abi, neden ayrılıyoruz.
─ Saçmalama!
─ Ya onu demiyorum, nedeni belli tamam ama nasıl yani abi, niye yani neden koskoca dünyada başka adam mı yoktu?
─ Aslında yolunu biliyorsun. Bunu yapabilirsin!
─ İstemiyorum ulan istemiyorum.
─ Ne istiyorsun abi, onu mu istiyorsun?
─ Onu hiç isteyemem. Nasıl isteyebilirim? Beni asıl yıkan da bu zaten.
─ Abi düşünme en iyisi.
─ Ya onlar mesele değil, ayrılmak, sürülmek falan bunlar mesele değil. Bir daha hiç göremeyecek olmak, sesini bile duymamak falan. Bunlar benim için sorun değil. Daha önce çok ayrılık yaşadık. Bu seferki çok adaletsiz be oğlum ya. Kabullenemiyorum. Bu ayrılık bizim kaderimiz değilmiş gibi geliyor. Sanki başka birinin acısını bizim üzerimize yıkmışlar gibi. Neden abi, neden ayrılmak zorunda kalıyoruz. Alışmakmış, ne alışması, bir ömür alışılmaz buna. Belki unutulur, belki kabullenilir ama bunun acısına alışılmaz.
─ Şu halimizi görse çok üzülürdü biliyorsun değil mi?
─ Üzülmek de mi yasak ulan, üzülmek de mi yasak?!
─ Kendini suçluyor, biliyorsun? Üstüne bir de bu ayrılık…
─ Abi ben gitmiyorum bir yere. Ben buradayım. Seviyorum ve de bekliyorum kardeşim. Yol nereye çıkarsa oraya giderim, fark etmez. Ama vazgeçmek yok. Neden vazgeçecekmişim. Ben onu hiç istemedim ki? Sevmenin sorumluluğu istememi gerektirmişse bunu yapmışımdır sadece. İstediysem de niyetim belli. Benim tek derdim hasret. Tek derdim özlemek. İnanmazsa inanmasın. Aramasa aramasın. Ben beklerim kardeşim, ben seviyorum. Ha o gelmeyebilir istemiyorsa. Ona yapacak bir şey yok. Ben sevmeyi biliyorum severim. Sevmek için de ona ihtiyacım yok.
─ E kız haklı o zaman. Seveceksen sev kızı neden uğraştırıyorsun.
─ Ya bu işte öyle bir şey değil nasıl anlatayım bilmiyorum. Ben bir şey anlatmıyorum bundan sonra. Daha da kimseye bir şey demem. Kimseye bir şey anlatmam. Ona da… Susuyorum abi. Ben buradayım bundan sonra. Gelen buyursun gelsin.
─ Herkese kapımız açık diyorsun yani.
─ Ben bir şey demiyorum artık. Ondan da vazgeçtim. Yok tamam mı? Sana hiçbir şey yok.
─ Ne oldu şimdi ne karar aldık.
─ Karar falan almadık. Herkes bildiği işi yapsın, kim canı ne istiyorsa onu yapsın. Bu kadar basit. İsteyen istediği gibi algılasın. İsteyen sorumluluktan kaçıyor desin isteyen korkak desin isteyen ne derse desin. Umurumda değil.
─ Kurallar ne olacak. Herkes canının istediğini yaparsa olur mu?
─ Abi sustum. Ben bir şey demiyorum.
─ Yapabilecek misin?
─ Yardım etmen lazım.
─ Sen beni dinlemezsin
─ Tamam defol git. Ben de defolup gidiyorum. Sus daha da bir şey deme.
Farkında olmadan yürümeye başlamıştı yolun kenarında. Bir yandan yürüyor bir yandan konuşuyordu. Kendine gelince arabaya gitti. Bir sigara yaktı. Etrafa şöyle bir baktı. Arabaya bindi. Arabayı çalıştırdı. Gökyüzüne baktı, iç çekti. Zor olacağını anladı. Nasıl olacağını hala bilmiyordu ama kolay olmayacaktı. “Nereye gitsem de geride bırakamayacaksam bir yere gitmenin ne ehemmiyeti var ki?” dedi kendi kendine. Anahtarı geri çevirip motoru durdurdu.
─ Ne yapayım yani burada mı kalayım? Madem öyle bir şey vardı neden yola çıktık ki?
─ Bilmiyorum. Geri mi gitsek?
─ Evi boşalttık.
─ Ev sahibiyle konuşsak mı?
─ Ya o mesele değil, gerekiyorsa başka bir yer buluruz yakın. O zamana kadar da kalacak bir yer bulunur, en kötü öğretmen evinde falan kalırız. Geri mi döneceğiz yanı?
─ Bilmiyorum. Geri dönünce ne olacak ki, yine de ayrılık yok mu? Bence devam edelim yol nereye gidiyorsa artık.
─ Sanki, bilmiyorum ama ayrı da olsak yakın olmak daha kolay olacak gibi duruyor.
─ Ama olmaz ki böyle. İçinde hep umut besleyeceksin. Yok ki umut. Yok yani…
─ Tamam ya of biliyorum ama yine de ne bileyim.
─ Bir imkan varsa nerede ve ne durumda olduğunun bir önemi kalmaz ki, sen hala anlayamamışsın. Ayrıldık. Ayrıldık bitti. Yok.
─ Ya tamam artistlik yapma, biliyorum ama sen de beni anla. Böylesi çok adaletsiz.
─ Taktın bu adaletsizlik lafına, neresi adaletsiz? Ne alakası var?
─ Adaletsiz derken yani öyle değil tam olarak. Hak etmiyor anlıyor musun? Kimse bu ayrılığı hak edecek bir şey yapmadı.
─ Emin misin?
─ E ne yapsaydık. En baştan hiç sevmese miydik birbirimizi? Ya da sevsek de söylemese miydik? Söylemesen ne yazar, farkında değil miydik ikimiz de? Sevdik, suç mu?
─ Neden o zaman, nasıl? Bu nasıl bir iş, birbirini sevenler ayrılmaya mı karar veriyor önce, nerede görülmüş?
─ Bilmiyorum, ben böyle bir şey görmedim. Ne yapacağımı nereden bileyim?
─ Bu yaptığım şey kaçmak değildir değil mi?
─ Savaşmak mümkün değilse kaçmak yine de adilik midir?
─ İnsan sevdiğine kılıç çeker mi? Yapacak bir şey yok. Kaçmak veya değil, ne önemi var hem?
─ Ben gitmek istemiyorum?
─ Sen kimdin?
─ Of bilmiyorum kafam karıştı. Dönelim lütfen.
─ Dönmek bir şeyi değiştirmeyecek biliyorsun değil mi?
─ Gidelim o zaman. Yol bitene kadar gidelim.
─ Gidelim bakalım. Bir işe yarayacağını sanmıyorum ama gidelim. Dönsek bile bulacağım şey zaten yanımızda götürdüğüm şey değil mi?
─ Biz seninle neden böyle senli benli konuşuyoruz.
─ Nasıl yani?
─ Yani birbirimize sen diye hitap ediyoruz. Ben diyebiliriz.
─ Ne önemi var ki?
─ Bilmem daha iyi olmaz mı?
─ Mesela?
─ Mesela… Ben böyle yapalım diyorum ben böyle yapalım diyorsun gibi mesela.
─ Saçma oldu?
─ Neyse boş ver?
─ Deliriyor muyuz acaba?
─ Önceden akıllı mıydık?
─ Bilmem, önce ile şimdi arasında bir değişiklik var mı sence?
─ Mesela burada bence diyebilirdim? Neyse ya bilmiyorum, yok sanırım?
─ Bir sıkıntı yok o zaman?
─ İyi ben sür, sen de bir sigara yakayım o zaman.
─ Bokunu çıkarma!
─ Tamam tamam, hadi gidelim.
Adam arabaya bindi tekrar ve tereddüt etmeden arabayı çalıştırıp yola koyuldu. Yol tenhaydı, neredeyse hiç araba yoktu. Yine de hızlı gitmek istemiyordu. Bir saat kadar böyle devam etti. “Biraz hızlansan iyi olmaz mı, akşama kalmayalım” dedi kadın. Adam kadına dönüp gülümseyerek “Olsun, ne olacak ki?” dedi. “Canımızdan kıymetli değil ya!” diye geçirdi içinden. Yola döndü. Kadın çantasından iki sigara çıkardı. İkisini birden ağzına alıp yaktı. Birini uzanıp adamın ağzına koydu ve yanağından öptü. Adam gülümseyerek teşekkür etti ve teşekkür ederken eliyle kadının bacağına dokundu. Sanki aralarında bir gerginlik vardı fakat ikisi de itiraf edemiyordu. Umursamamayı seçti kadın ve cızırtılı radyoda çalan müziği dinlemeye koyuldu. Güneş sağ taraftan vuruyordu. Kadının bir ara içi geçer gibi oldu, başı öne düşünce kendine geldi ve o esnada sigara elinden koltuğun üzerine düştü ve yuvarlanarak bacağı ile koltuğun arasına sıkıştı. Kadının bacağı da koltuk da yandı. Koltukta nohut büyüklüğünde bir delik oluştu. Yol boştu adam hemen arabayı kenara çekti, arabadan inip kadının olduğu tarafa geçip kapıyı açtı.
─ Dön bu tarafa, ayağını uzat. Acıyor mu?
─ Yok hiç acımadı, ama kanıyor.
─ Nasıl kanıyor yaklaş bakalım.
─ Özür dilerim araba hep kan oldu.
─ Ya sigaradan o kadar yanar mı? Şaka mı yapıyorsun? Hem yanık kanamaz.
─ Ayağımı hissetmiyorum. Başım dönüyor.
─ Bir şeyin yok, korktun sadece, bir şeyin yok. Şöyle dur, torpidoda kolonya olacaktı. Al şu suyu!
─ …
─ İyi misin?
─ Bilmiyorum, buna nasıl doğru cevap verebilirim ki?
─ Ben kan göremiyorum, sen kötü biri değilsin, senin bir suçun yok.
─ Yandı burası ama.
─ Orada da bir şey yok
─ Sen bir şey yok sanıyorsun hep zaten. Kanıyor diyorum.
─ İyi de ne yapabilirim!?
─ Sana bir şey yap diyen mi oldu. Zaten bir şey yapabileceğini beklemiyordum ki…
─ Ne yapayım ben ya söyle Allah aşkına ne yapayım?
─ Hiçbir şey yapma!
─ Tamam, en yakın hastaneye gidelim.
─ Ya istemiyorum diyorum, yapma hiçbir şey, anlamıyor musun?
─ Ama böyle yaparsan sana yardımcı olamam ki?
─ Senden yardım isteyen yok diyorum!!
Kadın öfkeyle arabadan inip yolun aksi istikametine doğru yürümeye başladı hızla. Adam ellerini beline koyup kadının arkasından baktı. “Nereye gidiyorsun!” diye bağırdı. Kadın oralı olmadı, yürümeye devam etti. Adam tekrar bağırdı. Kadın arkasını dönmeden sol elini yukarı doğru salladı. Adam ne yapacağını bilmiyordu.
Düşündü
Kadın gidiyordu
Bu gidişi izlemek
Bir düelloda tetik boşluğu gibi
İtalyan yapımı bir Amerika filminde
Bu bir tereddüt
Ve tereddüt bir insanın başına gelebilecek en acıklı şeydir
Adam beklediği tabelayı görünce sağa sinyal verip aynalarını kontrol ettikten sonra hızını azalttı ve en sağ şeride doğru yanaştı. Kadın, üstü açık arabanın camını indirdi artık laçkalaşmış kolu, kırılır da elinde kalır diye, korkarak ve endişelenerek. Adam direksiyonu kırdı ve hafifçe sağdan ve çatalın sağından devam etmek için değil de sadece sağa dönmek için ve döndü. İçinde, bir kurşunun, içerisinde bulunduğu kovanın, kovanın dibi ile kendi arasında kalan boşluğu dolduran barutunun velvelesini fark ettikten sonra ama yiv setinin bedenine yaptığı işkenceden kurtulmasının sevincine varmadan önce yaşadığı buhranda geçen süre kadar kısa süreli bir gurur hissetti. Daha adam bu gururun farkına varmadan bu his kadını öfkelendirdi. Adam öfkeyi hissetmek zorunda kaldı. Hatasını anladı. Aslında adamın asıl hatası sadece sağa dönmekten duyduğu gurur değil bu gururun geldiği yerin kapısını bir türlü kapatamıyor olmasıydı. Bunu biliyordu, kadın da biliyordu ama ikisi de kendilerine engel olamıyordu. Her şey biraz sonra normale dönecekti aslında ama kadın bunun tekrar yaşanacağına emin olduğundan, erkek de hatasının affedilmesinin çok acıklı bir durum olduğunu düşünmesinden dolayı biraz sonra gelecek huzurun gelmesine kadar geçecek sürede yaşanacak her şeyi hissetmeleri canlarını her zaman bu durum yaşandığında ne kadar sıkıyorsa o kadar sıktı. Adam ileride birinin yol kenarında geçen arabalara el kaldırdığını fark etti. Önündeki arabanın hız kesmediğini görünce onun da durmayacağını anladı ve ayağını gaz pedalından çekti. Yol kenarında bekleyen kişiye doğru yaklaştı fakat bu bekleyen kişinin yalnız bir kadın olduğunu görünce yaptığına pişman oldu. Tekrar gaza basıp hızlanmak istediyse de bunu yapamadı. Aslında adamın bütün hayatını bu davranışı ile özetleyebileceğini bilseydi de bir şey değişmez miydi diye düşündü. Durdu. Kadın arabaya yaklaşıp adama nereye gittiğini ve kendisini de götürüp götüremeyeceğini kendisini tanıttıktan ve nereye gitmek istediğini söyledikten sonra sordu.
─ Çok teşekkür ederim.
─ Rica ederim! Ne demek…
─ Bu arada bu kullanım nasıl çıktı bilmiyorum ama aslında teşekkür edene rica ederim demek çok alakasız. Çünkü rica etmek kibar bir şekilde emretmektir. Rica emirin kibar halidir yani. Hiç resmi bir kuruma dilekçe yazdınız mı bilmem, mesela dilekçeler arz ederim diye biter.
─ Rica ederim ne demek?
─ Söyledim ya, emrediyorum demektir.
─ Kökeni ne Arapça mı?
─ Tam olarak bilmiyorum.
─ Peki reca ne demek?
─ Reca mı, e ile yani, reca, öyle mi?
─ Evet reca. Hani diyor ya insan havf ile reca arasında olmalıdır diye. Yani korku ve ümit arasında. Çoğu kişi de bunu ümit ile ümitsizlik diye söyler ama aslı budur. Korku ile ümit arasında olmak.
─ Kim diyor bunu? Hem o insan mı müslüman mı?
─ Hmm, emin olamadım şimdi. Ama var işte öyle bir söz. Hadis sanırım, yani tam bilmiyorum valla’ yalan olmasın şimdi.
─ Ne kadar saçma ve sıkıcı bir muhabbetin varmış senin ya!
─ Ya aslında muhabbetim iyidir de dozunu ayarlayamıyorum. Şeker gibidir halbuki.
─ Allah aşkına indir beni. Başka araba durdururum ben.
─ Tamam sustum. Heyecan yaptım sanırım biraz, kusura bakma.
─ Neden heyecanlandın ki, ne var heyecanlanacak?
─ Yani sizin gibi güzel bir bayanla birlikte yolculuk yapıyor olmanın heyecan veremeyeceği erkek yoktur sanırım.
─ Birincisi bayan değil kadın, ikincisi hala neden heyecanlandığınızı anlamış değilim. Benim bu arabada olmam neyi değiştiriyor ki?
─ Bela mısınız başıma siz ya? Ulan tek başına yola çıkmışsın otostop ile tatil yapıyorsun. Güzel kadınsın işte ne var yani. Tanımadığın bir adamın arabasına binmişsin. Sonra da neden heyecanlandın diye soruyorsun. Sanki hayatında hiç erkek görmemiş. Ha yok, senin tanıdığın tüm erkekler mükemmeldir tabi. Ben de sapığım ne olacak.
─ Ne zırvalıyorsun sen be! Durdurur şu arabayı çabuk, geri zekalı!
─ Ben de hep istemişimdir otostopla ülkeyi gezmeyi. Teşekkür edecek bir şey yok. Ne zaman görsem tereddütsüz alırım.
─ Çok kibarsınız.
─ Eyvallah.
─ Siz? Tatil mi iş mi? Bu arada arabanız da çok güzelmiş.
─ Teşekkür ederim, benim durum biraz karışık.
─ Nasıl yani?
─ Sıkmayayım?
─ Yol uzun.
─ Adamın biri “İyi seyyah nereye gittiğini bilmeyendir, mükemmel seyyah ise nereden geldiğini bilmeyendir” demiş. Ben seyyah değilim ama ne nereden geldiğimi biliyorum ne de nereye gittiğimi. Bildiğim tek şey gitmem gerektiğiydi. Yoldayım işte.
─ Lin Yutang
─ Nasıl?
─ Lin Yutang, bu sözü söyleyen kişi Lin Yutang.
─ Hmm. Kilitlendim.
─ Siz muhtemelen Murat Menteş’ten okumuşsunuzdur. Korkma Ben Varım
─ Korkma, ben varım. Evet. Sanırım. Korkma ben varım. Ne güzel bir söz. Korkma ben varım.
Kadınla sohbetleri gittikçe derinleşti. Gerçekten çok kültürlü ve cesur bir kadın olduğu her halinden belli oluyordu. Çok geçmeden sanki yıllardır arkadaşlarmış gibi sohbet etmeye başlamışlardı. Adam acıktığını hissetti. Benzinlikten aldığı çikolatalardan birini yemek geldi aklına fakat bu açlığı öylesine geçiştirmek istemiyordu. Gördükleri ilk tesiste durup yemek yemeye karar verdiler. Sohbet o kadar güzel devam ediyordu ki ilk tesisi kaçırdıklarını zor fark ettiler. İkisi de birbirini can kulağıyla dinliyor ve sürekli yeni konular açıp duruyorlardı. Aslında ikisi de o kadar da kültürlü falan değildi. Yaptıkları tek şey, karşısındakinin bilmediği, daha önce düşünmediği mevzuları bulup onun üzerine kendi bildiklerini ortaya dökerek hem karşısındakinin gözünde güçlü gözükmek hem de kendini olumlayarak içindeki acizlik duygusunu bastırarak egolarını tatmin etmekti. Bunu o an için fark etmelerine imkan yoktu ama fark etmiş olsalar bile yine de bu sohbet böyle heyecanla devam ederdi. Aslında karşısındakini tanımanın verdiği güzel duyguyu tatmak olsaydı niyetleri, aynı şeyleri konuştukları halde yaptıkları şey çirkinlikten bir anda kurtuluverecek ve söyledikleri daha doğrusu akıllarına gelip söylemek istedikleri şeyler sağda solda satmaktan başka bir işe yaramayan gereksiz bilgi olmaktan kurtulup hayatlarına yön verecek rahmani ilhamlara dönüşecekti. Sadece bir niyet ile. Fakat bu niyeti edinebilmek için gerekli olan şey ise insanlık için en fazla gerekli olan şeydi. Bu ise bazılarında doğuştan olurdu. Onda doğuştan vardı işte bu yüzden o çok farklıydı. Fakat herkes gibi o da o büyük tehlike üzereydi farkında olmasa da. Sonra cebinden anahtarını çıkarıp kapıyı, anahtarı iki buçuk defa saat yönünde çevirerek açtı. Bu bir şeyleri hafızasında tutma yöntemiyle pek uyuşmayan bir hareket olduğu için her defasında karıştırmaktan korkardı anlamsız ama yine belki de hayatını özetleyecek bir şekilde. Pencereyi açık bırakmış olduğunu fark edince şaşırdı. İçerisi soğuktu mevsim soğuk olmasa da. Mutfağa gidip su içti. Alelacele bir şeyler yedi sanki birisi görse ifşa olacakmış gibi. Sonra odaya geçti. Ne yapacağını bilemiyordu. Yol teke düşmüştü. Bu sefer hem karşıdan geleni hem de arkasından geleni kontrol etmek zorundaydı fakat yol boştu ve hemen sola kırdı direksiyonu. Mekan neredeyse boştu. Bir mekan boş ise oraya rağbetin az olduğu ve hizmet kalitesinin düşük olabileceği fikrinin verdiği hoşnutsuzluk içgüdüsüyle “Çok acıkmadıysan bir sonrakini deneyelim, burayı gözüm tutmadı” dedi. Kadın onunla aynı fikirde olduğunu içinde bulunduğu hoşnutsuzluk hissi ile harmanlayarak oluşturduğu yüz ifadesiyle adama bildirdi. Adam bilgisayarın düğmesine bastı. Açılır açılmaz da gayriihtiyari bir hareketle internet tarayıcısını açıp yer imleri sekmesine eklemiş olduğu yer imine dokunarak bir film sitesinin açılmasını sağladı. Daha önce defalarca izlediği filmin isminin ilk üç harfini arama kısmına yazıp açılan pencereden filmi seçti. Yasadışı bahis sitesi reklamı açılınca reklam müziğine eşlik etti içinden. Sonra başını, boynunun normalden daha ince ve uzun görünmesine sebep olacak şekilde yukarı doğru uzatıp, gözlerini bilgisayardan ayırmadan hafif sola doğru çevirip “Gelirken kül tablası getirsene” diye bağırdı. Kadın, içinden söylendiği her halinden belli olan bir yüz ifadesiyle hızlı ve küçük ve de hafiften ayağını sürterek attığı adımlarla odaya girdi ve kül tablasını masaya bırakıp aynı şekilde mutfağa döndü. Adam durumun huzursuzluğunu hissettiği fakat bu durumu düzelmenin de elinden gelmediğini bildiği için durumu kabullenmek durumunda kaldığı fakat isyan etmekten de geri kalmayacağı bir yüz ifadesiyle ve de istemsiz olarak içerisine belli belirsiz bir mizah kattığı ses tonuyla “Çok acıyor mu bacağın” diye bağırdı kadının arkasından ve arkasından bir sigara yaktı. “Şifre alabilir miyim?” demiş miydi kadın diye düşündü adam birden sebepsiz. “Sen iyi misin?” dedi sonra. Bu çok saçma bir soruydu. Ne olacaktı ki, sadece araba kaldırıma çıktı sonra da indi, duvara çarpmadı ya son sürat. Bu soru sadece kadına ilgiliymiş gibi görünmek için Amerikan filmlerinden devşirdiği bir halin sorusuydu. Kadın bunu bildiği halde neşelendi ve “İyiyim, bir şeyim yok. Çok korktum ama…” dedi. Öyle görünmeye çalışıyorsa öyledir diye düşündüğünü söyleyebilirdi kadın birisi bu durumu sorsa ama muhtemelen sonunda kendi evlilik teklifi merasimini tertip edip de tören başlar başlamaz dünyanın en şaşkın ve en mutlu ve de mutlu olmakla kalmayıp mutluluk gözyaşları döken kadınlarından mıyım diye düşünürdü. Adamın çok da umurunda değildi bu durum. Kadınla bu dakikadan sonra yaşaması muhtemel durum için içinde bir heyecan kıpırtısı vardı ve bu kaçışın üzerine eklendiği zaman pişmanlığı başından kabullenilmiş ve sonunda zerre kadar haz alamayacağı bir aptallığın yaklaşmakta olduğunu düşündürüyordu. Düşüncelerini yönetmeyi de henüz tam öğrenebilmiş değildi. Yapacağı hiçbir şey olmadığını bildiği için çaresiz yaktı sigarasını ve bir iki fırt çektikten sona kül tablasına bıraktı.
Adam cama doğru yürüdü. Dışarıda kapalı bir hava vardı. Üzülmek istiyordu içinden fakat düşününce üzülmenin yersiz olduğunu anlıyordu. “Bu nasıl bir şey!” dedi. “Sen nasıl bir şeysin” dedi sonra. “Ne kalabiliyorum ne gidebiliyorum ne mutluyum ne de üzülebiliyorum. Hiç olmamış olsa ancak böyle olur insan, ama hayatımda yaşadığım tek gerçek şey buydu. Bu nasıl bir şey!” Söylenmeyi bırakıp o duygu ile yaşamayı öğrenmesi gerektiğini fark etti fakat bu durumu kaldırıp kaldıramayacağını bilmiyordu. “Bu nasıl bir şey!” dedi. Bunu düşünmeyi kesmesi gerekiyordu aslında ama yapamıyordu. En son çoraplarını giydi. Mağazadaki kadın geldi aklına. Estetik ameliyat yaptırmış olduğu her halinden belliydi. Hatta muhtemelen burun sargısını yeni çıkartmış olacaklar ki burnu deri değiştirmeye başlamıştı. Bu işlerden iyi anladığını gururla belli ederek arkadaşına “Dudak şişmeye başlamadan fotoğrafını atacaktı” demişti. Sonra siyah ceketini giydi kapıdan çıkarken. Kapıyı iki defa kilitledi. Saatine baktı, servisin gelmesine bir iki dakika vardı. “Her seferinde aynı saatte gelmeyi nasıl başarıyor?” diye düşündü. Bir anda neden olduğunu anlamadan açılıveren İstanbul Trafiği gibi ilginç geldi bu durum. Servis geldi, otomatik kapı yavaş yavaş açılmasını beklerken bu bekleyişin neden canını sıktığını düşündü. Oysa en fazla on saniyelik bir hadiseydi altı üstü.
Yüz tanıma sistemine yüzünü okuttuktan sonra masasına geçti. Yapılacak bir sürü iş vardı. Bilgisayarını açtıktan sonra mutfağa gidip çay doldurdu. Sonra terasa çıktı ve gökyüzüne bakarak bir sigara içti. “Beni hatırlıyor mu acaba?” diye düşündü. “Evet” dedi kadın. “Seni sürekli olarak hatırlıyorum kahretsin.” Adam arkasını döndü. Gülümsedi. Bu gülümsemeyi tanıyordu kadın. Öfkeden deliye döndü ve bir tokat patlattı adama. Adam geriye doğru sendeledi. Neredeyse aşağı düşecekti. Kadının kalbi hızla çarptı ve adamın dengesini sağladığını gördükten sonra rahatladı ve bir tokat daha patlattı. Adamın suratı düştü. Kadın bir tokat daha patlattı. “Ne yapayım!” diye bağırdı adam. “Defol!” dedi kadın da aynı bağırma tonuyla. “Defolup gitsen olmaz mıydı ha! Ne diye gidemiyorsun. Senin yüzünden ben de kaldım burada. Mal! Mal!” İkinci mal nidasının sesli harfini olabildiğince uzun ve vurgulu telaffuz etmişti ve ses tonu yine yüksekti. “Bilmiyor musun sanki?” dedi adam. “Sevdim ben seni.” dedi. Kadın bir tokat daha attı. “İyi bok yedin.” dedi. Adam bir sigara daha yaktı. Kadın bacanın üzerine oturdu. Adam kadını daha rahat görebilmek için kadının karşısına geçti. Kadın adamın kazağının ucundan tutup kendine doğru çekti. Adam bunun anlamını biliyordu. Kadının yanına oturdu ve başını kadının omzuna yasladı. Göz ucuyla kadının gözlerine doğru bakmak için başını geriye doğru çevirdi ve başı hala kadının omuzundaydı. Kadının kokusunu duyduğunda kalbi titredi. Kadın adama bırak tokat atmayı, elinde silah olsa tereddütsüz ateş edecek kadar sinirlendi. Sonra da bu rahatsız oturuşun el verdiği kadar adamı öpmek için boynunu çevirdi ve adamı hasretle öptü. Sigarası bitince önce yere attı. Sonra ayağıyla iyice ezip söndürdü. Sonra izmariti tekrar yerden alıp karton kutunun içine attı. Bir sesle irkildi ve arkasında bir martı gördü. Martıya doğru baktı. Adam diğer adamın boynunu sıkmak istiyordu fakat bunun kendi acizliği olduğunun çok farkındaydı. “Bu acizliğin suçlusu gerçekten babam olabilir mi?” diye düşündü. “Babamı da mı gereğinden fazla sevdim acaba?” dedi. Diğer adam söylenileni anlamadığını belirten bir ifade ile adama doğru baktı. “Yarın değil miydi ihale?” dedi. “Ha yok, ertelediler, adamın karısı doğum mu yapmış, yapacak mıymış tam anlamadım.” dedi. Kadın tetiğe bastı. Kadın ağlıyordu. Adamı göğsünden vurdu. Adam kadına doğru baktı. Göğsünden fışkırmaya çalışan kan, gömlek yüzünden dağılmakla yetiniyordu. “Özür dilerim” dedi adam. “Kalbimin yanlış yerini vurdun. Fakat daha kötüsü doğru yerini vursan bile bir işe yaramaz. Çünkü…” Kadın çıldırmak üzereydi. “İhale bahane zaten ya, işin kime gideceği belli, boşuna kürek sallıyoruz. Hamamı bitti de hanı kaldı ağzına tüküreyim.” dedi adam. Diğeri gülümsemekle yetindi. İnsanlar bu gülümsemesini seviyordu. Fakat o bu gülümsemeyi, yapılan muhabbetin kendisi için sadece vakit kaybı olduğunu düşündüğü ama bir sebepten de ortamı terk edemediği zamanlarda kullanırdı. Kadın bıçağı, ucu yeri gösterecek şekilde tutup önce yukarı kaldırdı ve sonra da adamın yüzüne doğru savurdu. Adamın sözü kesildi. “Çünkü ne?” diye bağırdı kadın bıçağı her vuruşunda. Adamın elinden bir şey gelmiyordu. Ne yapsa olmuyordu. “Ne yapayım güleyim mi?” dedi kızarak. Kadın elindeki bıçağı öfkeyle yere fırlattı ve dönüp çıkışa doğru yürümeye başladı. Adam kadını kolundan tuttuysa da kadın kolunun bırakılmaması halinde öfkesinin katlanacağını anlatan bir ses çıkararak kolunu, belinden öne doğru eğilerek çekti ve adamın da tutmakta ısrar etmesi ile tutulu kolunun ekseni etrafında dönüp adamla yüz yüze geldi. Kadının gözlerinden ateş fışkırıyordu. “Ben parama bakarım arkadaş, benena” dedi adam sırıtarak. Adam da mezkur gülümsemesine ses ekledi.
“Sen onu da seversin ki, sen düşmanını bile seviyorsun” dedi kadın. Adam utanarak gülümsedi ve geçiştirmek için bir kaç beylik laf etti. “Hiç kimseye hayır diyemeyen insanın dediği evet değersizdir” sözü geldi aklına. “Acaba ben böyle olduğum için mi sevgimin karşılığını bir türlü bulamıyorum?” diye sordu kendine. Çok sevmenin hata olduğunu, çok sevilenin de sonunda gittiğini düşündü. “Sebebi bu olabilir mi?” diye düşündü. “Aman” dedi uzatarak. Telefonunu çıkarıp ekrana baktı. Ekranda 16:32 yazıyordu. Sonra parmağını telefonun ekranına dokundurup elini yukarı doğru kaydırdı ve telefonu yüzüne yapıştırdı. “Alo” dedi. “Günaydın” dedi kadın da. Adam sesli ve içten bir gülümsemenin ardından “Sana da günaydın” dedi. Şimdiye kadar anlatılanlar tam olarak böyle oldu. Ne eksik ne fazla. Tam olarak böyle oldu. Sonrasında ne olduğunu ise kimse bilmiyor.

Yorum bırakın